3 Mart 2013 Pazar

Marty McFly’ın Ezber Bozan Maceraları

Aşağıda okuyacağınız yazı "Lanterno Magico" isimli sinema fanzininin 2005 yılının Kasım ayında yayımlanan ve seksenleri mercek altına alan altıncı sayısında yer almıştır.


Eylül rüzgarıyla bilinmeze savrulmaya başladığımız yıllardı. İşin garibi bütün o bilinmezliğin önünün/ardının güzel olduğu, olacağı söylendi bize. Baştan biliyorduk öyle olmadığını, olmadı da zaten. Kendimize bir araç yapıp geleceğe yolculuk etmek belki bizi kurtarırdı; geleceğe gitmek isterken geçmişe düşmek bile iyiydi açıkçası; umutsuzluktan iyidir her şey. DeLorean bulamayacağımıza göre Murat 131’den bir araç yapabilir, akı kapasitörünü yapmasak da tüpgazdan faydalanabilirdik. Geleceğin bilgisiyle donanmış olarak geçmişte at koşturmanın rahatlığıyla ufak tefek şımarıklıklar yapardık; “kimse bana korkak tavuk diyemez,” derdik sinirlendiğimizde, babamızı/atamızı şekillendirirdik –yenmese de babasını yenebileceğini göstermek istemez mi her evlat-, annemize aşkı öğretirdik en Freudyen yönümüzle, sıradanlığın kıyılarında dolaşmaktan kurtulur elimizde gitarımızla bir efsane olurduk, kırmızı anorak bir yeleğimiz bir de boğazlı beyaz spor ayakkabılarımız olsaydı hele nasıl da koşardık maceradan maceraya... Yapamadık bunları. Bir film izledik, onunla hayalimizin bütün perdelerini açtık, amma ve lakin yapamadık…
 
O yıllarda video kiralama dükkanları vardı, iyi kopya kiralardı kimileri, “Aman bunu alın görüntü süper, birinci kopya, daha çamur gibi olmamış,” derlerdi. Bir kaset birkaç ev dolaşırdı, makbul olan Betamax idi; VHS çok uzun süre sonra üstünlük kurabildi. Videokasetlerin sırtlarında kırmızı gazlı kalemle filmin adı yazılmış olurdu; tabii bir de dükkancının grafik yeteneğine göre yerleştirilmiş süslemeler. Bütün bilgiler oraya sıkışırdı genelde; filmin orijinal ve Türkçe adı, oyuncuları, yer kalmışsa yönetmeni...
 
Bilim-kurgulara ayrı bir meylederdi gönlümüz. İngilizce konuşmak yeni moda olmuştu o yıllarda (zaten Tonton da yarı İngilizce yarı Türkçe seslenirdi ulusa), science-fiction demeyi tercih ederdi çoğu genç; öyleleri daha çok Terminator’un suyunda yüzerdi zaten. Biz burcumuzu Blade Runner’la belirlemiştik; Alien, Mad Max, Star Wars beğeni bahçemize sağlam kök salmıştı. Ama o video kiralama dükkanlarında bir film vardı ki, gençliğini o yıllarda yaşayanların dil birliğini oluşturdu: Ne de olsa hepimiz bir “Geleceğe Dönüş” yaşamak istiyorduk.
 
 
Neyse ki yönetmen Zemeckis ve yapımcı Spielberg umut pencerelerimizi uzun süre kapalı tutmayıp ikinci ve üçüncü bölümlerini de sundular bize –yıllar geçince öğrendik çoğu bölümün iç içe çekildiğini-. Demir Lady Thatcher ile kovboy eskisi Reagan’ın yeni-sağ politikalarının, muhafazakar vizyonlarının, ahlakçı söylemlerinin uzantılarını aramak aklımızın ucundan bile geçmeden daldık Marty McFly’la maceraların en hasına. İşin hoş tarafı görelilik kuramı yeni girmişti dimağlarımıza, teorinin karşılığını görmek için bundan eğlenceli yol olabilir miydi? Orta sınıf Amerikalının rüyasını yeniden kurmaya yönelik bütün göndermeler biraz bile bile, biraz da körlemesine kaçtı bakış alanımızdan; kaçmasını istedik. Serinin üç filminin de erkek egemen bir dünya önermesi, modern çağ kovboylarının düellolarını yeniden üretmesi, “güç”ü öne çıkarması umurumuzda olmadı açıkçası. Düzen’in bozulması dünyanın (dünya denilen Amerika’dan başka yer olabilir mi?) en büyük düşmanıydı bu filmlere göre; varsın olsun, zaten Eylül’ün kara rüzgarı da bize aynı önermeyle yaklaşmamış mıydı? Kovboy söyleminin ve gücün silah üstünden yüceltilmesinin üçüncü bölümde iyice cilalanmasına da “ne gam, ne keder” dedik; 80’lerde bütün erkek çocukların ne büyük hayallerinden biri Marty McFly olmak değil miydi?
 
Cuntanın pişirip servise sunduğu siyasi partiler ortalıkta cirit atıyor, onların vuramadığı hedefleri Tonton Özal es geçmiyor, sürgünden dönüşünü kutladığımız Livaneli, glasnost mimarı Gorbaçov’la öpüşüyor, bugün kansere kurban vermeye başladığımız Çernobil çocuklarının doğumunda Cahit Aral adında bir bakan radyasyonlu çaylar içiyor, Lech Walesa’nın bıyıkları gazete sayfalarını süslüyor, İhsan Doğramacı akademiyi YÖK ediyor, Berlin Duvarı yıkılıyordu… Biz bunları görüyorduk, bunları biliyorduk ama ne zaman o üçlemenin başına otursak uçan kaykaylarımıza binip havada süzülmekten başka şey düşünmüyorduk. Marty McFly, sıkşmış ruhlarımızın zamanda/mekanda/olay örgüsünde dilediğince dolaşan kardeşiydi. Tragedyanın bütün yapı taşlarını yanında taşıyan ama teknolojinin yardımıyla ezberleri bozan kardeşimiz.
 
 
“Geleceğe Dönüş” serisi üstüne bir film okuması, senaryo değerlendirmesi yapsam, şu an’a kadar yazdıklarımdan fazlasını söylerdim sanırım. Ama gençliğini benim gibi 80’lerde yaşamış çoğu gencin en büyük “kaçış”larından biri olan bu film hakkında, kişisel sayıklamalardan öteye geçmek istemedim. Kişisel deyince… Böyle bir yazının benden istenmesinin özel bir nedeni de var. Bir yazar olarak bugüne kadar pek söylemediğim ama böyle bir yazıda yerini bulacak bir özel durum. Bu durumun özelliğini anlatmak için bir anekdotun tam zamanı: ODTÜ’de bir öykü okuma saati. İlk kitabım “Fildişi Karası” çıkalı kısa bir süre olmuş. İstanbul’dan gelen yazarlar, Ankaralı ev sahibi yazarlar, Edebiyat Kulübü’nün yetkilileri ve edebiyatseverler, özellikle de öyküseverlerden oluşan bir dinleyici kitlesi. Bütün katılımcılar öykülerini okudu; ben de kitaptan bir öykümü okudum. Okumalar bittikten sonra okuma saati ve paneli idare eden yazar arkadaşımız sorulara geçebileceğimizi söyledi. Ön sıralardan bir okur ısrarla, heyecanla el kaldırıp bana bir soru yöneltmek istediğini söyledi. Öyküm ya da yazı dünyamla ilgili geleceğini düşündüğüm soruyu dikkatle dinlemeye başladım. Ama genç edebiyatsever ayağa kalkıp yıllardır peşimi bırakmayan (açıkçası bundan rahatsız da değilim) soruyu sordu: “Siz Geleceğe Dönüş’te Michael J. Fox’u seslendiren kişi misiniz?”
 
Bu filme özel ilgimin nedeni, devlet televizyonunda ve özel kanallarda defalarca yayınlanan (ve ne tuhaftır her seferinde yeniden seslendirilen) üçlemenin en bilindik yorumlarından birinde Marty McFly karakterini seslendirmiş olmam değil tabii ki. (Belirtmek isterim ki bu işi benden sonra da değerli seslendirmeciler hakkıyla yaptı.) Filmi politik bir merceğin altına yatırmaya kalksam, dünyaya bakışımla örtüşmeyen hücrelerden oluştuğunu görebilirim. Ama ne olursa olsun “Geleceğe Dönüş” serisi, sindirilmiş ve tatsız on yıllık bir dönemin (sonrası çok mu tatlıydı sanki), en keyifli görüntülerinden bir kısmını sundu bize. Dileyen Zemeckis’in büyülü üçlemesine dilediği yorumu getirebilir. Ben sadece 70’ler tüketilmeye başlandıktan beri 80’lere saldıran yeniden-üretim meraklılarının “Geleceğe Dönüş” serisine el atmamalarını ve eğrisiyle doğrusuyla bu filmi anılarımızdaki gibi bırakmalarını diliyorum. Zaten Michael J. Fox’un eli, serinin bir bölümünde olduğu gibi “yok oldu” gitti. Hiç değilse anılarımız sağlam kalsın.
 
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder