...Ergin Orbey, Türk sinemasının unutulmaz sahnelerinden birinde, Hababam Sınıfı'nı denetleyen müfettiş rolünde, sinir krizinin hemen eşiğindendir.
Ergin Orbey. 2012'de aramızdan ayrıldı. Çocukluğumun Ankara'sında, o erken yaş çalışmalarının tablolarında hep o var. Ankara Radyosu'ndaki unutulmaz Okul Radyosu, Çocuk Bahçesi ya da Arkası Yarın kayıtlarında yönetmen koltuğunda oturur, hoşgörülü ve sakin bir eğitici yaklaşımıyla sarıp sarmalardı. "Başla!" komutu verene kadar geçen saniyelerde, bıyığının köşesini çekiştirir, gözünü bir an olsun metinden ayırmazdı. Yumuşak bir el hareketiyle başlatırdı kaydı; sonrası akar giderdi zaten. Tiyatro zevkimin oluştuğu yıl, Devlet Tiyatroları Müdürü olması şaşırtıcı değil, benzersiz bir repertuvar vardı. Alev Sezer ve İstemi Betil'li "Billy Bud" bir yanda, Brecht'ten Haldun Taner'e uzanan dev yapımlar bir yanda, tiyatro coşmuştu o yıl. Büyülemişti izlediğim bütün oyunlar çocuk zihnimi. Ergin Hocanın anısı önünde saygıyla eğiliyorum...
Torsten Krol yine karşımızda. Dünya edebiyat basınını 2000’lerin sonunda meşgul eden “Torsten Krol takma adıyla yazan ünlü yazar aslında kim?” dosyasını tekrar açmaya gerek yok. Ama hazır sözü geçmişken, o dönemde bu pseudonym olayının arkasındaki ismin Stephen King olduğuna dair yankılanan şehir efsanelerini hatırlatayım. Daha önce ‘Callisto’ adlı romanını okuduğumuz Krol’un ilk romanı ‘Yunus İnsanlar’, yine Everest Yayınları etiketiyle ve usta bir edebiyatçının, Pınar Kür’ün çevirisiyle Türkçede.
İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrası. Hitler’in göğsüne taktığı Demir Haç’ın gururunu yaşayamadan Rus cephesinde hayatını kaybeden Nazi subayı Heinrich Linden’in ailesinin çaresiz durumuna, Venezuela’daki amcaları Klaus bir çözüm bulur. Klaus ağabeyinin karısıyla evlenecek, iki oğluna baba olacak, hatta Nazi avcılarını atlatabilmek için Linden soyadını da değiştirip yeni bir yaşam kuracaktır. Yeni soyadlarıyla Brandt ailesinin macerası böylece başlar. Anne Helga, on altı yaşındaki Erich ve herkesin Zeppi diye çağırdığı on iki yaşındaki Friedrich’i yanına alıp Venezula’ya gider. Küçük bir kilisede nikah töreni yapılır ve hemen ardından aile amca-baba Klaus’un yeni görev yerine doğru, çift motorlu bir uçakla yola koyulur. Ancak uçağın düşmesi hayatlarını tümüyle değiştirir. Üstelik yaşayacakları, kutsal aile ve Tanrı kavramlarını yücelten ‘İsviçreli Robinsonlar’ ailesinden çok farklı olur, roman boyunca kutsal olan bütün kavramlar Torsten Krol tarafından altüst edilir.
Brandt ailesi kazanın ardından kendilerini bir ormanda, ormanın sahipleri olan Yayomi kabilesinin üyeleri arasında bulur. Hayatta kalmalarını sağlayan mucize, Yayomiler için de başka bir mucizeye karşılık gelmektedir. Rüyaların gücüne inanan Yayomiler, Brandt ailesinin uzun süredir bekledikleri “yunus insanlar” olduğuna inanırlar. Onları şabono’larına, yani köylerine götürürler, hamaklarını paylaşırlar, yeni bir yaşam hakkı verirler. Üstelik bir başka beyaz vardır şabono’da. Yıllar önce kendini burada bulmuş olan gizemli ve entelektüel antropolog Gerhard Wentzler.
Torsten Krol, bu romanında da ‘Calisto’da izleyeceği yolun ana hatlarını belirliyor. Callisto’da kitabın ben-anlatıcısı, yirmi iki yaşında ve 1.90 boyunda bir “çocuk” olan Odell Deefus’tur. Odell, Irak’taki savaşa gitmek için gönüllü olarak orduya yazılmaya karar verir ve asker ofisine doğru yola çıkar. Külüstür arabasının bozulmasıyla olaylar zinciri ve yanlışlıklar komedyası başlar. Bu kırılma anının arkasından gelen olaylarla Amerikalıların 11 Eylül sonrası içine düştüğü toplu paranoya halinin keskin hatlarla çizilmiş bir resmi çıkar ortaya.
Krol, önceki romanı ‘Yunus İnsanlar’da bu kez ben-anlatıcı olarak, on altı yaşındaki Erich Brandt-Linden’i seçiyor. On dokuzuncu yüzyıl gezginlerinin gözleme dayanan-nesnel anlatımını tercih eden diliyle, bitmeyen kafa karışıklığıyla, aldığı Nazi eğitiminin yerine geçen doğa eğitimi karşısında bocalayan ruh haliyle, ergenlik sancılarıyla ‘tuhaf’ bir anlatıcı Erich. Ben-anlatıcısının bu tuhaf ve her an farklı bir yöne akabilecek yapısından ustaca faydalanıyor Torsten Krol. Böylece tıpkı Callisto’da olduğu gibi tedirgin edici, tekinsiz ve son noktada sırtını kara mizaha yaslayan bir romanla buluşturuyor okurlarını. Şimdiki zamanı anlatmayı ve bunu yaparken bir zemin oluşturmayı tercih ediyor. İnsanlığın kafa karışıklığının, özellikle savaşların yok edici ruhunun karşılığını, pek de güvenilmez olan anlatıcısının zihninde yansıtmayı seviyor. Anti-kahraman bile diyemeyeceğimiz, zavallı-kahramanlar yaratıyor. Üstelik anlatısını kurarken küçük göz kırpmalarda bulunmayı da unutmuyor. ‘Robinson Crusoe’dan, ‘Sineklerin Tanrısı’na uzanan bir edebi geçmişle ışık tutuyor sayfalarına.
Aslında kitabı farklı bir şekilde ele almak da mümkün. Amerikalı edebiyat araştırmacısı Ronald B. Tobias’ın 1993 yılında yayımlanan ‘’Twenty Master Plots: And How To Build Them’’ adlı kitabı, edebi kurguyu yirmi ana olay örgüsü çerçevesinde ele alır. Kitapta daha kapsamlı şekilde açıklanan bu yirmi madde, kısa tanımlamalarla şöyle sıralanabilir.
1. Qest: Arayış 2. Adventure: Macera 3. Pursuit: Kovalamaca, takip 4. Rescue: Kurtarma 5. Escape: Kaçma, kurtulma 6. Revenge: İntikam 7. The Riddle: Bulmaca 8. Rivalry: Rekabet 9. Undedog: Suçlama 10. Temptation: Kışkırtıcılığa boyun eğme 11. Metamorphosis: Fiziksel değişim 12. Transformation: Soyut değişim 13. Maturation: Olgunlaşma 14. Love: Aşk 15. Forbidden: Yasak aşk 16. Sacrifice: Fedekarlık 17. Discovery: Keşif 18. Wretched: İfrat 19. Ascencion: Yükselmek 20. Discencion: Düşmek, aşağılık bir duruma gelmek.
İşte, Tobias’ın bu yirmilik listesinin neredeyse tamamını dokunmak ister gibi bir hali var Torsten Krol’un. Elbette bu bütün edebi eserler üçün söz konusu olabilir ama Krol bu konuda bir adım ileri giderek, bu listeyi bir “yapılacak işler” listesi gibi seriyor okurun gözü önüne. Okurun bu listede adım adım ilerlemesini istiyor sanki.
(Kitabın arka kapağıyla ilgili bir küçük not: Kitabı okuyacak olanların öncelikle arka kapağı okumamasını tavsiye ederim. Yazarın tam 299 sayfa özenle sakladığı tek kelimelik bir bilgiyi arka kapakta önceden görmek pek hoş olmuyor doğrusu.)
Bildiğim kadarıyla Torsten Krol’un başka kitabı yok. Açıkçası olsa hemen okurdum. Özellikle benim gibi çizgi-roman ve kara mizah meraklılarının kaçırmaması gereken bir yazar. ‘Yunus İnsanlar’, Pınar Kür’ün özenli çevirisiyle de dikkat çekiyor.
Bitirmeden son soru: Torsten Krol’un kim olduğunu bilen var mı?
...ve işte biliyorsun bu yüzden sevmem yeni başlangıçları. ve hatta sevmem sahibini kaybetmiş mektuplara yeniden başlamayı. iç suskunluğumun saygısız zehrini, yok et. sadece... sadece izin ver...
Başka ne diyebilirim ki sana? Sen sen’sin, ben de ben. Biz olmak için gösterdiğim aptalca çabanın sonunda sadece bunu öğrendim. Ben ne yaparsam yapayım, sen tersini yapacaktın. Aramızdaki bu dengeli ters’lik asla değişmeyecekti, değişemezdi. Değişmemek konusunda gösterdiğin inada, ancak kendimle kalarak yanıt verebilirdim. Ama o zaman da bencillikle suçlanacaktım. Zaten öyle olmadı mı?
Sana her baktığımda kendimi görmekten bıkmasaydım, böylesine bencil olur muydum? Ardına sakladığın sırrın gizemini çözmüş olsaydım, böylesine kopar mıydım senden? Sende başka bir dünyayı da görebilmenin büyüsüne kapılamasaydım, bu kanlı romansın tuzağında debelenir miydim? Kırabilirim seni, paramparça edebilirim... Ellerimin kesilmesine, kanımın sana bulaşmasına aldırmadan hem de. Ama seni kanatmak istemiyorum ki... Yaralanmamı bekleme o zaman. Sadece yeni bir başlangıca izin ver...
Yazdığım anda yanlış yaptığımı anladım. Buna kızdığını biliyorum. Gece atıştırmaları için gittiğimiz yerdeki satıcının sürekli olarak “Sizin neyiniz vardı canım?” demesi, bu sözün seni kızdıran bir söz olmasına neden olmuştu. Ne diyeceğimi bilemediğimden yazıverdim. Bir anda oldu, özür dilerim.
“Sizin neyiniz vardı canım?” Oysa şimdi bu soruyu ne kadar da rahat yanıtlarım. Mutsuzluklarımız var, kendimizle barışamamışlıklarımız, hırslarımıza yenik düşmelerimiz, yarı yarıya dolu olan bir bardağı ters çevirip altına bakma merakımız, mağara duvarlarına çizilmiş tarihi resimleri kazıyıp, acaba bunun da altında bir şey var mıdır, diye sorma tutkularımız, sevgisizliklerimiz, yalanlarımız... Hepsi ne kadar tuttu? Ödeyemezdik değil mi? Oysa bilirsin borçlu yaşamayı sevmem. Borçlardan uzak tut beni. Sadece yeni bir başlangıca izin ver...
İşte şimdi ne anlatacaksam anlatabilirim değil mi? Sana dostum dediğimde bundan rahatsız olduğun anları unutarak sözlerime başlayabilirim değil mi? Önce dost olmalı, dediğin halde, bunu duyduğunda nasıl da sinirlendiğini hiçe sayarak yazmaya başlayabilirim değil mi? Başlayamam. Korktuğumdan, çekindiğimden ya da kendime yasaklar koyduğumdan değil. Seni kırmak istemediğimden başlamam. Herşeyden önce dostun olmanın ne kadar önemli olduğunu, içimde yaşamak istediğimden başlamam. Kimi sözlerin, söylenmedikçe parladığını bildiğimden başlamam.
Denizaşırı bir ayrılık, günlerce telefonla haberleşmemize neden olmuştu hani. Dünyanın en yeşil kentinden cırcır böceklerinin seslerini dinletmiştin bana. O an yanında olmak istemiş, ama diğer ayrılıklarımızdan daha büyük bir korkuyla sarsılmıştım. Aramızda yollar olsa koşarak gelebilirdim, ama denizlerin ötesindeydin ve bilirsin iyi yüzemem. “Ben sana öğretirim,” demiştin. “İnsanlar zayıflıları olarak gördükleri şeylerin sevgililerince bilinmesinden utanabilir, ama dostlarla herşey paylaşılır. Dostun olan yönümle, ben sana öğretirim.” Belki dostum olan yönünle, sana gelmemi sağlayacak kulaçların nasıl atılacağını öğretirsen yeniden başlayabilirim. Boğulmadan tut beni. Sadece yeni bir başlangıca izin ver...
Geceleri uykumuz kaçtığında oynadığımız o oyunu hatırlıyor musun? Hani ortaya bir söz atar, sonra da yabancılaşana kadar o sözü tekrar ederdik. Zıbın... “Ne demek yahu zıbın?” diyene kadar tekrarlardık. Zıbın,zıbın, zıbın... Bana hep, böyle aptalca bir oyundan zevk aldığımızı birileri duyarsa bize deli derler, derdin. Kim ne derse desin, ben o oyunu hâlâ, tek başıma da olsa oynuyorum.
Merhaba, diye başlayınca, birden aklıma o oyunun gelme nedenini anlamışsındır herhalde. Seninle konuşurken söze, Merhaba, diye başlamak birden garip geldi. Yabancılaştım. İşin kötüsü durmadan tekrar ettiğimde, dilim acıyana kadar Merhaba dediğimde anladım ki, yabancılaştığım bu söz değil. Ben sana yabancılaşmışım. İçim acıdı. Böyle olmamalıydı dedim. Böyle olmaması için tekrarlamaya devam ettim. Merhaba, merhaba, merhaba... Tabii ya, işte şimdi anladım. Sen hâlâ aynı sen’sin. Ben sendeki bana yabancılaşmışım. Senin her sözünde gördüğüm aksimi tanıyamaz olmuşum. Dilinin izciliğinde yaktığımız kamp ateşlerinde ısınamaz olmuşum. Vücudunun coğrafyasında yönümü kaybetmişim. Adım, teninin sözlüğünde karşılığı olmayan bir madde olmuş. Belki yeniden başlarsak, belki yeniden başlarsam, pusulamı onarıp, aklının kıvrımlarında yeni keşiflere yol alabilirim. Kaybolmama engel ol, o zaman. Sadece yeni bir başlangıca izin ver...
Ah, kusura bakma. El alışkanlığı işte. “Sevgili” sözünün seni rahatsız edeceğini düşünemedim. İnsan bazı şeyleri rahatlıkla kabul edemiyor. Kalem dursa, dil durmuyor. Dil kilitlense, beyin özgür bırakıyor. Beyin tutuklansa, ruh kaçıp gidiyor. Ne kadar garip değil mi? Senin kaçışında, ruhun herşeyden önce davrandı. Bedenin koşamadı, beynin uzun süre direndi. Sözlerin... Sözlerin hâlâ benimle. Zaten ben bir tek sözleri severim.
Yine de kimi sözlerin seni rahatsız edeceğini bildiğimden baştan başlamak istiyorum. Ama geçmişi silmeden. Hani o kentin en çağcıllaşmış bölgesinin, en paralanmış insanlarının gittiği ayakkabı tamircisi gibi. Allanıp pullanmış bir dükkanın başköşesinde, dünyanın merkezine çakılmış altın bir çivi gibi görkemli duran örsünün başındaki gururlu ayakkabı tamircisi gibi. Geçmişi benden çok sen severdin değil mi? Silmemi isteme o zaman. Sadece yeni bir başlangıca izin ver...
Fil Uçuşu dünya edebiyatının geri planda kalmış kahramanlarından birine saygı duruşunda bulunuyor: Adolfo Bioy Casares.
1914’te Buenos Aires’te doğan Bioy Casares, 1930’lu yıllarda edebiyat dünyasının en önemli figürlerinden biri ile dostluk kurar: Jorge Luis Borges. 1929 tarihli Prôlogo ve 1934 tarihli Caos kitaplarının başarısız görülmesiyle cesaretini kırmayan yazarın 1940’ta yayımladığı La invenciôn de Morel (Morel’in Buluşu) İspanyol-Amerikan edebiyatında yeni bir dönem açmıştır. Bioy Casares 1940’ların başında Borges’e birlikte yazmalarını önerir ve sonuçta dedektif romanları yazarı H.Bustos Domecq doğar ve roman kahramanı Don Isidoro bir anlamda Sherlock Holmes’un Arjantin temsilcisi olur. (Bu kitabın Türkçe çevirisi Metis Yayınları’ndan çıktı.) Daha sonra yakışıklı ve genç edebiyatçı Bioy Casares, karısı Silvina Ocampo ve büyük usta Borges birlikte çalışarak Olağanüstü Öyküler Derlemesi’ni hazırlar. (Bu olağanüstü seçki ise Türkçe’de Dost Yayınları’nca yayınlandı.)
Semih Aközlü’nün İspanyolca aslından çevirdiği metin, Arjantin’in bu sessiz ama usta yazarı ile tanışmak için iyi bir fırsat...
Galiba Hindistan'a Bir Geçit idi gördüğüm film, çünkü içinde benim memleketimin adı geçiyordu. Sinemadan çıktıktan sonra burada Metro adı verilen yeraltı trenine binerek her gün birkaç saat çalıştığım Sefaret'e doğru yola koyuldum. Oradan kazandığım parayla gariban öğrencilik hayatımı şenlendirecek taşkınlıklara kalkışabiliyorum. Muhtemelen işte bu taşkınlıklar yüzünden çoğu kez nahoş durumlara yol açabilecek bir uyurgezerlik çörekleniyor üzerime. Şöyle bir örnek vereyim: Metro yolculuğu aklıma gelince, ayakta durduğuma dair deliller olmasına rağmen, kapıların yanında rahat rahat otururken gördüm kendimi. Demir çubuğa tutunmuş, trenin durup kalkmasıyla düşecek gibi oluyordum. İşte tam o noktadan küçümseyici ve merhamet dolu gözlerle vagonun ortasındaki koltukta oturan paspal kıyafetler içindeki Kamboçyalı öğrenciye bakıyordum. Başını pencereye yaslamış uyukluyordu. Saçları gür olduğu kadar kirliydi de, bir noktada dökülmüş, yuvarlak bir kısmı ortaya çıkmıştı, seyrek sakalı üç-dört günlüktü. Uykusunda gülümsüyor, dudakları usul usul seğiriyor, adeta fısır fısır kendi kendiyle yarenlik ediyordu. Bense şöyle düşünüyorum: "Ortada hiçbir sebep yokken bile mutlu görünüyor. O da benim gibi yabancı düşmanı Avrupalıların arasında yaşıyor. Ne kadar saklamaya çalışırlarsa çalışsınlar kendilerinden farklı olduğuna hükmettiklerine düşmanca davranıyorlar. Bu açıdan biz Hintliler avantajlı sayılırız, çünkü aramızda daha az farklılık var. İyi de onca eşsiz görünen bu çocuğa karşı kim avantajlı sayılmaz ki?
Batılı veya kuzeyden gelen biri olsa dahi bir pislik olarak görülecek bu dünyada. Kendimi önyargılardan arınmış biri olarak görsem bile ona güvenmekte zorluk çekeceğim.
La Muette durağında iniyorum ve bir anda kendimi -Sefaret binasının yer aldığı- Alfred Dehodencq Caddesinde buluyorum. Akıl alacak gibi değil, kapıcı beni tanımıyor, bu yüzden içeri alınmıyorum. Yumruklarımızı gösterip üstüne yürüyoruz, "Çekin gidin buradan, defolun haydi, dışarı dışarı!!" diye bağırıyor adam. En son bağırırken dostane bir havada "Sour-sday" diyor bize; Kamboçya dilinde 'İyi günler' demek bu. Hâlâ şaşkın bir halde gözlerimi açınca memleketlim makinisti görüyorum karşımda; beni uyandırmaya çabalıyor, aynı selâm sözünü yineleyip "Yürü hadi gidiyoruz, durağımıza geldik," diyor. Ayağa kalkıyorum, vagondan çıkınca düşeyazıyorum. Aklımı kaçırdığımı, kafamın iyi olduğunu sanmasın diye peronda hiçbir soru sormadan memleketlimin peşinden gidiyorum. Merdivenlere varmadan tam aynanın önünden geçerken acı dolu önseziyle bir gerçeğin farkına varıyorum. Yani diyeceğim o ki pasaklı saçlarımı, üç-dört günlük seyrek sakalımı yansıtıyor ayna. Ama beni asıl rahatsız eden şey o anda dudaklarımın seğirmesini, hatta daha da kötüsü, bir geri zekâlı gibi kendi kendime konuşurken gülümsediğimi fark etmem oluyor.
Müzik tarihi ve özellikle rock tarihi birbirinden ünlü, akılda kalıcı, duyduğu anda insanı içine alan "riff"le dolu. Riff, şarkının iskeletini oluşturan ana motif ya da şarkının ana cümlesi olarak tanımlanabilir. Elbette profesyonel müzisyenler çok daha net ve doğru bir tanım yapacaktır ama kısaca böyle bir tanım da yeterli olacaktır sanırım. Alex Chadwick'in 12 dakika süren "100 Riff'te Rock'n'Roll Tarihi" videosundan Open Culture sayesinde haberim oldu. Chadwick, 1953 tarihli ve Chet Atkins imzalı "Mr.Sandman" şarkısının riff'iyle başlıyor, bütün efsane riff'leri birbirine bağlayıp toplam 12 dakikada rock tarihinde bir gezintiye çıkarıyor bizi.
Ben Fil Uçuşu'na videoyu YouTube'dan aldım ama dileyenler Open Culture yazısına tıklayarak haberi buradan okuyabilirler.
İşte Alex Chadwick'in seçtiği 100 Riff:
1 Mr. Sandman – Chet Atkins 2 Folsom Prison Blues – Johnny Cash 3 Words of Love – Buddy Holly 4 Johnny B Goode – Chuck Berry 5 Rumble – Link Wray 6 Summertime Blues – Eddie Cochran 7 Pipeline – The Chantays 8 Miserlou – Dick Dale 9 Wipeout – Surfaris 10 Daytripper – The Beatles 11 Can’t Explain – The Who 12 Satisfaction – The Rolling Stones 13 Purple Haze – Jimi Hendrix 14 Black Magic Woman – Santana 15 Helter Skelter – The Beatles 16 Oh Well – Fleetwood Mac 17 Crossroads – Cream 18 Communication Breakdown – Led Zeppelin 19 Paranoid – Black Sabbath 20 Fortunate Sun – Creedence Clearwater Revival 21 Funk 49 – James Gang 22 Immigrant Song – Led Zeppelin 23 Bitch – Rolling Stones 24 Layla – Derek and the Dominos 25 School’s Out – Alice Cooper 26 Smoke on the Water – Deep Purple 27 Money – Pink Floyd 28 Jessica – Allman Brothers 29 La Grange – ZZ Top 30 20th Century Boy – T. Rex 31 Scarlet Begonias – Grateful Dead 32 Sweet Home Alabama – Lynyrd Skynyrd 33 Walk This Way – Aerosmith 34 Bohemian Rhapsody – Queen 35 Stranglehold – Ted Nugent 36 Boys Are Back in Town – Thin Lizzy 37 Don’t Fear the Reaper – Blue Oyster Cult 38 Carry on My Wayward Son – Kansas 39 Blitzkreig Bop – The Ramones 40 Barracuda – Heart 41 Runnin’ with the Devil – Van Halen 42 Sultans of Swing – Dire Straits 43 Message in a Bottle – The Police 44 Hey Hey, My My (Into the Black) – Neil Young 45 Back in Black – AC/DC 46 Crazy Train – Ozzy Osbourne 47 Spirit of Radio – Rush 48 Pride and Joy – Stevie Ray Vaughan 49 Owner of a Lonely Heart – Yes 50 Holy Diver – Dio 51 Beat It – Michael Jackson 52 Hot For Teacher – Van Halen 53 What Difference Does It Make – The Smiths 54 Glory Days – Bruce Springsteen 55 Money For Nothing – Dire Straits 56 You Give Love a Bad Name – Bon Jovi 57 The One I Love – REM 58 Where the Streets Have No Name – U2 59 Welcome to the Jungle – Guns N’ Roses 60 Sweet Child ‘O Mine – Guns N’ Roses 61 Girls, Girls, Girls – Motley Crue 62 Cult of Personality -Living Colour 63 Kickstart My Heart – Motley Crue 64 Running Down a Dream – Tom Petty 65 Pictures of Matchstick Men – Camper Van Beethoven 66 Thunderstruck – AC/DC 67 Twice as Hard – Black Crowes 68 Cliffs of Dover – Eric Johnson 69 Enter Sandman – Metallica 70 Man in the Box – Alice in Chains 71 Smells Like Teen Spirit – Nirvana 72 Give it Away – Red Hot Chili Peppers 73 Even Flow – Pearl Jam 74 Outshined – Soundgarden 75 Killing in the Name – Rage Against the Machine 76 Sex Type Thing – Stone Temple Pilots 77 Are You Gonna Go My Way – Lenny Kravitz 78 Welcome to Paradise – Green Day 79 Possum Kingdom – Toadies 80 Say it Ain’t So – Weezer 81 Zero – Smashing Pumpkins 82 Monkey Wrench – Foo Fighters 83 Sex and Candy – Marcy Playground 84 Smooth – Santana 85 Scar Tissue – Red Hot Chili Peppers 86 Short Skirt, Long Jacket – Cake 87 Turn a Square – The Shins 88 Seven Nation Army – White Stripes 89 Hysteria – Muse 90 I Believe in a Thing Called Love – The Darkness 91 Blood and Thunder – Mastadon 92 Are You Gonna Be My Girl – Jet 93 Reptilia – The Strokes 94 Take Me Out – Franz Ferdinand 95 Float On – Modest Mouse 96 Blue Orchid – White Stripes 97 Boulevard of Broken Dreams – Green Day 98 Steady As She Goes – The Raconteurs 99 I Got Mine – Black Keys 100 Cruel – St. Vincent