11 Mart 2014 Salı

Berkin!


Bütün sınır kapılarında çocuk ayakkabıları duruyor. 
Bu ülke çocuklarını öldürmeye doymuyor.

10 Mart 2014 Pazartesi

Narmanlı Han'da saat kaç?

Uzun bir süre oldu. Çoğu kişisel nedenlerle Fil Uçuşu'na yazamıyorum. Kimi zaman bir kitapla ilgili not düşmek, kimi zaman izlediğim bir filmi yazdıklarım aracılığıyla hafızama kaydetmek istiyorum; olmuyor. Emma Peel ile buluşmayı da özledim. Neyse; dilerim en kısa zamanda Fil Uçuşu yazıları eski rutinine kavuşur.

Sabah "Emek Bizim İstanbul Bizim İnsiyatifi / Cihangir Park Forumu" imzasıyla posta kutusuna düşen bir davet, Fil Uçuşu'nda olmalı diye düşündüm. Daha önce sıklıkla dile getirdiğim bir mekan için bir çağrı bu: Narmanlı Han.

Ahmet Hamdi Tanpınar'a selam olsun diyor ve daveti paylaşıyorum.



NARMANLI HAN’DA SAAT KAÇ?

İstanbul’da Kent Cinayetleri devam ediyor! 

Özellikle Beyoğlu’nda, piyasa odaklı kentleşme sürecinin en görünür ve en vahşi biçimi yaşanıyor! Turizm ve ticaret merkezli dönüşüm projesi ile Tarlabaşı gözlerimizin önünde tarumar edilirken, Taksim Meydanı shopping festin düzenleneceği bir beton yığını haline getiriliyor, Okmeydanı yeni turizm merkezi olarak yeniden tasarlanıyor. Emek Sineması, verilen onca mücadeleye ragmen gözümüzün içine baka baka yıkıldı; keza İnci Pastanesi…Ev ve iş arasına sıkıştırılmış hayatlarımızdan nefes alarak volta attığımız, istersek hiç birşey yapmadan dolandığımız, çay içip sohbet ettiğimiz Taksim, bugün yavaş yavaş büyük sermaye zincirleri ve AVM’lerde  para harcamadan var olamayacağımız bir alan haline geliyor, getiriliyor. Polis ablukası altında daha fazla alış veriş!

Şimdi sırada Narmanlı Han var! Duyduk ki birilerine satılmış.. Satın alanlar da bir otel projesi hazırlatıyorlarmış. 

Narmanlı Hanı sıradan bir yapı değil. İstiklal'deki en eski yapı, mimari özellikleri nedeniyle tarihi ve kültürel bir değer. İstanbul'da bir çok önemli sanatçıya, yazara ev sahipliği yapmış önemli bir geçmişi var. Dahası bir kaç yıl öncesine kadar yemyeşil avlusunda buluşup çay içtiğimiz, hepimize ait yaşayan bir mekan. Bu yapının otele dönüştürülmesi, aynı zamanda bu hafızanın da yok edilmesi ve kamusal kullanıma kapatılması anlamına geliyor.

Narmanlı Han’ın otel yapılarak kamusal kullanıma kapatılmasına itiraz ettiğimiz kadar burayı yok etmeyecek, inşaata açmayacak, kolektif ve bağımsız kullanım imkanları sağlayacak, şehrin kamusal hayatına katkıda bulunacak müşterek bir kullanım alanı olarak nasıl var edebileceğimizi tartışmak için 16 Mart Pazar günü saat 15:30’da Narmanlı Han’ın önünde buluşuyoruz!

Rant odaklı bir değişim yerine yapının şehrin hayatını zenginleştirecek, korunmasını sağlayacak başka kullanım imkanlarını sanat ve kültür üreticileri, tiyatro ve müzik kolektifleri ile birlikte konuşuyoruz.

Yer: Narmanlı Han Önü
Tarih: 16 Mart Pazar
Saat: 15:30

EMEK BİZİM İSTANBUL BİZİM İNİSİYATİFİ
CİHANGİR PARK FORUMU

22 Şubat 2014 Cumartesi

En neşeli öğretmenimiz Nabokov

"Edebiyat Dersleri", Nabokov’un Wellesley ve Cornell üniversitelerinde verdiği derslerin notlarından oluşuyor

Vladimir Nabokov: Bir kez çekim alanına giren okurun, bir daha uzaklaşamayacağına inandığım bir yazar. Hani deyim yerindeyse, kelebek gibi avlıyor sizi. İlk birkaç satırını okuduğunuzda, ne olup bittiğini anlamaya çalışırken, elindeki fileye düşüveriyorsunuz. Artık Nabokov’un geniş koleksiyonunda geçecek ‘kelebek okur’ ömrünüz.
 
Yıllar içinde farklı yayınevlerinden kimi iyi, kimi kötü çıkan çevirileri derleyip toparladığı, özenli yayın hazırlığı, baskılar ve önsözlerle bizlere ulaştırdığı için İletişim Yayınları’na teşekkür ederek başlayalım. “Rus Edebiyatı Dersleri” ve “Nikolay Gogol” sonrasında şimdi de Ayşe Lucie Batur ve Fatih Özgüven çevirisiyle “Edebiyat Dersleri” kitaplığımızın Nabokov kitapları rafındaki yerini aldı.
 
"Edebiyat Dersleri", Nabokov’un Wellesley ve Cornell üniversitelerinde verdiği derslerin notlarından oluşuyor. Öğrencileriyle birlikte incelediği yazarları ve kitapları sıralayalım: Jane Austen / "Mansfield Park", Charles Dickens / "Kasvetli Ev", Gustave Flaubert / "Madame Bovary", R. L. Stevenson / "Tuhaf Bir Vaka: Doktor Jekyll ve Bay Hyde", Marcel Proust / "Swann’ların Tarafı", Franz Kafka / "Değişim", James Joyce / "Ulysses". Bu kitapların çoğu hakkında binlerce sayfadan oluşan okuma notları, incelemeler, tezler olduğunu biliyoruz. Örneğin sadece "Ulysses" üstüne yazılanlar bile, bir kitaplık oluşturmaya yetecektir. Peki Nabokov’un, okuma notlarının, bu binlerce sayfadan farkı ne? "Edebiyat Dersleri"ni benzerlerinden ayıran, özelleştiren ne?
 
Roman tadında notlar
 
Kişisel deneyimle devam edelim: Charles Dickens’in “Kasvetli Ev” adlı romanını okumadım. Ve her ne kadar Nabokov, Austen’i bitirmeden Dickens’a hazır olunamayacağını söylese de, sırf bilmediğim bir romanın dinamiklerini anlamak için kitaba bu noktadan, "Kasvetli Ev" üzerine yapılan çözümlemelerden başladım. Nabokov samimi bir dilin hakim olduğu, şakalarla nefes alma alanları bırakan, sıralamalar ve maddelemelerle kolay algılanan ders notlarıyla bu hiç bilemediğim romanın sayfaları arasında hızla ve gittikçe artan bir bilinçle dolaşmamı sağladı. Dickens’a duyduğu saygıyı aralıksız hissettirdi ve bu kitaptan çok daha geniş bir okuma dünyasının anahtarını verdi. Kimi zaman her an sözlüye çağıracak bir öğretmen, kimi zaman dedikodu yapmaktan hoşlanan bir komşu gibi anlattı anlatacağını. Her zaman neşeli ve samimi.
 
Ama iş neşeli anlatımda ve dostça sohbette bitmiyor. Zaman zaman roman tadı veren kitabı - ders notlarını okuduğunuzda göreceksiniz ki, Nabokov kolaya kaçmadan, ele aldığı romanı didik didik etmekten çekinmeden, bir an için bile yoğunlaştığı metinden kopmadan anlatıyor dersini. Aslında Flaubert dersinde incelediği karşı - ses (counterpoint) tekniğinin edebi metin çözümlemedeki kullanımı söz konusu. Bir yanıyla öğrencisinin bir yanıyla da metnin karşı - sesi olmayı başarıyor Nabokov. 
 
Uyumsuz, ukala
 
Dönelim başa: 11 yaşına kadar evde eğitim alan ama bu sürede Mayne Reid’in western romanlarından "Savaş ve Barış"a muhteşem bir okuma listesini tamamlamış olan Nabokov, ilk olarak St. Petersburg’daki Tenişev Okulu’na kaydolmuş. Kısa sürede uyumsuz, ukala, gösterişçi olarak tanımlanmış. "Edebiyat Dersleri"ni okurken, ister istemez kendisini böyle bir tanımlamanın ortasında bırakan eğitim tarzına ve öğretmenlere, her zamanki alaycılığıyla ders veren bir Nabokov görüyoruz. Parmağını sallamadan ve bilgisini kibirli bir hale dönüştürmeden "Eğitim öyle değil, böyle de olabilir," diyor. Her bir sayfasında, o sınıfta ben de olmalıydım dedirtecek kadar 'neşeli' dersler bunlar. Kitabın önsözünde John Updike’ın, Nabokov’un hayatında öğrenci ve öğretmen olduğu yıllara yoğunlaşması boşa değil. Updike’ın dediği gibi Nabokov için zaten dünya sanatın ham malzemesi ve başlı başına bir sanatsal yaratı. Derslerde yaptığı da bu duyguyu çoğaltmak. Bitmeyen bir öğrencilik duygusuyla ve bitmeyen bir öğretme arzusuyla.
 
Derslerin sonuna geldiğimizde kısa bir bölümle veda ediyoruz kitaba: "Edebiyat Sanatı ve Sağduyu". Bu bölümü, edebiyatla ilgilenen herkese ama özellikle de elinde kalem önünde boş bir sayfa yazmayı bekleyenlere öneriyorum.
 
Bir öneri daha: Kitabı bitirdiğinizde, dönüp altını çizdiğiniz yerleri bir daha okuyun; yani neredeyse bütün kitabı. “İyi ki Nabokov’un öğrencisi oldum,” diyeceğinize eminim.

12 Ocak 2014 Pazar

Altın Küreleri kimler kazanır?

Altın Küre Ödülleri sahiplerini bulacak. Aslında bir süre önce başladı ama bu ödüllerle birlikte "ödül mevsimi konuşmaları" da başlamış olacak. Oscar'ların verileceği geceye herkes donanımlı bir şekilde ulaşacak. Sektörün acar oyuncuları, bu süre içinde hangi filmleri konuşmamız gerektiğine çoktan karar vermiş olacak. İnsanlar "Ben şu filmciyim, ben bu filmciyim," diye ikiye ayrılacak. Yarış heyecanı herkesin damarlarına zerk edilecek. Adı anılan filmlerin dışında bir yıllık üretimden geriye bir şey kalmamış gibi davranılacak. Falan filan

Paragrafı uzatmak olası. Ama gereksiz. Sektör dediğinizde ve kapitalist bir yapı içinde durduğunuzda şaşırılmayacak bir durum. Kıymeti kendinden menkul bir hikaye yaratmak önemli olan. Her yıl, bir ya da birkaç film için yaratılabilen o hikayenin peşinde yeni bir ticari alan yaratabilmek. Üstelik bu tavandan gelme bir karar değil, tabanın arzusu. O hikayelere hepimizin ihtiyacı var.


"Ödül mevsimi konuşmaları"na nasıl baktığım ortada. Daha nitelikli bir bakışı sinemanın uzmanlarına bırakayım. Altın Küre gecesinde, sıradan bir sinemaseverin "ödül toto" oyununu oynayayım. Öncelikle bir not; Her ve The Wolf Of Wall Street gibi henüz izlemediğim filmler var, bunlarla ilgili değerlendirmeleri, güvendiğim bazı eleştirmen ya da sitelerden kopya çekerek yapabilirim. Bu durumda az sonra vereceğim liste, kendiliğinden yetersiz ve gereksiz duruma düşüyor ama sorun etmiyorum. Sonuçta amaç biraz olsun eğlenmek. 


Bir başka nokta da şu; "ödül şu isme gider" ve "bence şu ödüle gitmeli" diye iki seçenek var listemde. Bu şu anlama geliyor; adamlar falan filme verecek ama bence filan film çok daha iyi. Bunu bir iddialı olma hali ya da üstten bakış olarak değerlendirmemek gerekiyor. Sadece "keşke şu olsaydı" durumu. Üstelik bu listenin içinden seçerek "şu olsaydı" demek zorundasınız. Abartmamak lazım


Neyse girişi uzattımİşte Altın Küre Ödülleri tahminlerim. (İlk yazılanlar "şu kazanacak", ikinci yazılanlar "bence şu kazanmalı" şeklinde.)



En İyi Film (Drama)
12 Years a Slave / 12 Years A Slave (o da Steve McQueen hatırına)


En İyi Film (Komedi / Müzikal)
American Hustle / Inside Llewyn Davis


En İyi Yönetmen
Alfonso Cuaron - Gravity / Paul Greengrass ya da Alexander Payne alsa daha iyi sanki. 


En İyi Erkek Oyuncu (Drama)
Tom Hanks - Captain Phillips / Tom Hanks ya da Robert Redford yakın duruyor gibi.


En İyi Kadın Oyuncu (Drama)
Cate Blanchett - Blue Jasmine / Cate Blanchett dururken, örneğin Sandra Bullock'un aldığını düşünsenize


En İyi Erkek Oyuncu (Komedi / Müzikal)
Christian Bale - American Hustle / Oscar Isaac - Inside Llewyn Davis 


En İyi Kadın Oyuncu (Komedi / Müzikal)
Amy Adams - American Hustle / Greta Gerwig ya da Julia Louis-Dreyfus alsa keşke...


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Daniel Bruhl - Rush / Barkhad Abdi - Captain Phillips


En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Jennifer Lawrence - American Hustle / Sally Hawkins - Blue Jasmine


En İyi Senaryo
American Hustle - David O. Russell ve Eric Warren Singer / Spike Jonze ya da John Ridley çıkabilir.


En İyi Müzik
12 Years a Slave - Hans Zimmer / Açıkçası Hans Zimmer'in en iyi işi değildi ama alır sanki.

En İyi Özgün Şarkı
Ordinary Love - Mandela: Long Walk to Freedom / Please Mr.Kennedy - Inside Llewyn Davis

Yabancı Dilde En İyi Film
Blue Is The Warmest Colour (Fransa) / Japonya filmini izlemedim ama diğerlerinin hepsini çok seviyorum. İtalya'nın kazanmasını isterim. Winterberg'in ahlakçılığı ile ilgili meseleme karşın yine de iyidir. Fahradi zaten sevilenler rafında oturuyor. Keşke bu filmleri izleyip, "Biz işin hay-huy'undayken, siz neler yapmışsınız yahu, hepinize ödül veriyoruz," deseler.

En İyi Animasyon
Frozen

Gelelim Televizyon Kategorisi'ne

Açıkçası bu alanda gerçekten kulaktan dolma bilgilere başvurmam gerekebilir. Artık bu kadar da abartmayayım. Sinema kategorisinde üç ya da dört filmi izlememiş durumdayken, burada izlemediğim daha fazla iş var. Sağdan soldan duyduklarıyla sinema yazarlığı yapanlara dönmeden, sevdiğim dizilerin adlarını genel olarak yazayım. Breaking Bad özellikle sevdiğim bir dizi. The Good Wife için de olumlu şeyler söylerim. Komedilerde net bir şekilde Modern Family taraftarıyım. Mini dizilerde Top of the Lake'i izledim ve çok beğendim. İzlediğim bir başka mini dizi Phil Spector, oyuncularıyla ödüller alabilir. Diğer oyuncu ödülü dağılımları da bu minvalde ilerler ve bir gecenin daha sonuna gelinir.


Bu tip ödüller iyidir. Biraz heyecan verir. Tahminler tutarsa insanı havaya falan sokar. Ama abartmamak lazım. Birileri sanatı yarıştırırken, bizi de o yarışın vahşi izleyicisi kılmalarına izin vermeden, sakince takip etmek yeterli.

7 Ocak 2014 Salı

O esnada başka bir yerde...

Metin Göktepe, öldürüldüğünde 27 yaşındaydı. 

8 Ocak'ta haber peşindeyken gözaltına alındı ve işkencede dövülerek öldürüldü.
27 yaşındaydı. 
Hala 27 yaşında.


Metin Göktepe
(10 Nisan 1968 - 9 Ocak 1996)

6 Ocak 2014 Pazartesi

2013'te Türkiye'de kişi başına düşen kitap sayısı kaç oldu?

Söyleşilerimde, kimi zaman okurlarla konuştuğum bir konu, sorduğum bir sorudur: "Sizce Türkiye'de yılda, kişi başına düşen kitap sayısı kaçtır?" Sayının okumayı seven ülkelerdeki oranlarından sonra Türkiye'deki "tersine oran" söylendiğinde herkes güler. Ama duruma şaşırmaz da. Çünkü aslında herkes okuma-yazma ile olan ilişkimizin pratikteki karşılığını bilir.

Son birkaç yılda bu "ters oran"da ciddi bir değişim var. Kişi başına düşen kitap sayısında pozitif bir artış var. Bu yıl da geçen yola oranla %12'lik bir artış gerçekleşmiş. Açıkçası, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okullarda ücretsiz dağıtılan kitapların da istatistiğe dahil edilmesinin bu artışta ciddi rolü olduğunu düşünüyorum.

İstatistiklere çılgınca bağlanan insanlardan değilim. Ama bu konuda daha fazla kanalda bilgiye gereksinim duyduğumuzu da biliyorum. Kimi zaman, kimi uygulamaların pratikte karşılığının olmadığını, bazı gelişmişlik göstergelerinin peşinde rakamlarla koşulduğunu düşünüyorum.

Sözü fazla uzatmayayım. Bu konuda Türkiye Yayıncılar Birliği'nden gelen değerlendirmelere güvenirim ve Fil Uçuşu'nda bunları paylaşmak istiyorum.

Bakalım 2013'te Türkiye'de kişi başına düşen kitap sayısı kaç olmuş?

Türkiye Yayıncılar Birliği’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı ISBN Ajansı ile Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nden edindiği bilgilere göre;

2013 yılında Türkiye’de 47.352 çeşit (başlık) kitap yayınlandı.

2013’de toplam 536.259.040 adet kitap üretildi (MEB tarafından okullara ücretsiz dağıtılan ders kitapları dahil). Bu kitaplar için 330.017.405 adet bandrol satın alındı. 

Milli Eğitim Bakanlığı 2013 yılında ilk ve orta öğretim öğrencilerine 206.241.635 adet ücretsiz ders kitabı dağıttı.



TÜİK rakamlarına göre Türkiye’nin nüfusu (01.01.2013 itibariyle) 75.627.384. Toplam kitap sayısının nüfusa oranına göre, 2013 yılında kişi başına 7,1 kitap düştü.



2012'de Türkiye'de 42.337 çeşit (başlık) kitap yayınlanmış, 480.257.824 adet kitap üretilmişti. Kişi başına düşen kitap sayısı 6,4’dü. 2013 verileri göz önüne alındığında, geçen yıla göre yayınlanan kitap çeşidinde % 11,6, üretilen kitap adedinde % 12 artış olduğu görülüyor.

UNESCO verilerine göre Türkiye 2013 yılında 42.337 çeşit (başlık) kitapla dünyada 13. sırada. Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin (IPA) 2013 araştırmasına göreyse Türkiye 1 Milyar 682 milyon Euro ciro ile dünyanın en büyük 13. yayıncılık sektörüne sahip.

Yani; 2013’te Kitap Üretimi Yüzde 12 Arttı. Türkiye'de Kişi Başına 7,1 Kitap Düşüyor.

5 Ocak 2014 Pazar

Rutu Modan'dan The Property: Sırlar ve Yalanlar

Rutu Modan, 1966 doğumlu İsrailli bir çizer. 2013 tarihli çalışması The Property, geçen yılın en beğenilen işlerinden biri oldu. Daha çok kısa hikayeleri ve bant çalışmalarıyla tanınan Modan bu kitapta, uzun soluklu bir anlatıya atılmış ve inanılmaz etkileyici bir sonuç elde etmiş.


Aslında uzun süre önce Michel Kichka'nın yayımlandığı bütün ülkelerde çok konuşulmuş otobiyografik çizgi-romanı İkinci Kuşak/Babama Söyleyemediklerim hakkında bir yazı yazmak istemiştim. Demek ki başka bir okuma sürecinin bunu tetiklemesi gerekiyormuş. İkinci Dünya Savaşı sonrası ailenin hayatta kalan tek ferdi Henri Kichka'nın zorlu ama tuhaf hikayesi çevresinde büyüleyici bir öykü olan İkinci Kuşak, Türkiye'de Gözlem Kitap tarafından İzel Rozental'in önsözü ve çevirisiyle ve iyi bir baskıyla 2012 yılında yayımlandı. Karabasanlarla dolu bir çağın ardından gelen ikinci kuşağın, normalleşmiş bir hayata ulaşmak istemesine rağmen, nasıl derin bir çukurda yaşadığını, beklenmeyecek kadar neşeyle anlatan müthiş bir yüzleşme kitabıydı bu. Kitabı okuduktan sonra Henri Kichka'nın gerçek fotoğraflarına bakmak ve hakkında yazılanları okumak ihtiyacı duyduğumu hatırlıyorum.


Tekrar Rutu Modan'a dönelim. Bu isimle elbette çizgi romanlar konusundaki uzman dostum Levent Gönenç sayesinde tanıştım. Levent, Ankara-İstanbul arası bitmek bilmez kargo trafiğimizide Jamilti and Other Stories cildini yollayınca, bizim evde bir heyecan fırtınası başladı. Rutu Modan'ın anlatım tarzına, okurun hikayeyi zihninde tamamlamasına olanak tanıyan karelerine hayran olduk. Gölgelemeden ve taramadan uzak sakin çizgilerine, keskin renklendirmesine ve Belçika ekolüne yakın karakter yaratımına… 


Sonra The Property ile tanıştık. 

Oğlunun ölümünden sonra torunu Mica ile Varşova'ya giden Regina Segal'in hikayesi, İkinci Dünya Savaşı, Nazizm, Anti-Semitizm, soykırım ve hesaplaşma eksenlerinde güçlü bir okuma sağlayabilir. Ama tam yedi günde ve yedi bölümde ilerleyen hikaye, çok daha vurucu bir yerden, insanın yaşı kaç olursa olsun, ruhu canlı tutan bir sevginin çerçevesinde okununca da oldukça yaralayıcı oluyor. 

Kitabın sırlarla dolu hikayesi konusunda daha fazla sır vermeyeceğim ama bir önemli bir sahne var… Yaşlı kadın "Bir hayata kaç kere baştan başlanabilir ki?" dediği hüzün dolu bir konuşma sonrasında elindeki bisküvileri bir gözlük gibi gözlerinde tutup "Reuben de çocukken hep böyle yapardı," diyor. Reuben kim mi? Yaşlı kadının kısa süre önce kanserden kaybettiği oğlu… Bu sözleri kime mi söylüyor? Onu da okuyunca kendiniz görün.

Üstelik anlatının içine bir çizgi-romancı karakter de yerleştirerek meta-anlatının dinamiklerinden de faydalanıyor Rutu Modan. Babaanne torun sevgisinden beklenmedik aşka, işleri karıştıran para düşkünü karakterden kitap boyunca süren gizeme her şey var. Yakın zamanda sinema uyarlaması yapılırsa şaşırmam doğrusu…

Rutu Modan'ın Etgar Keret ile birlikte yazdığı bir çocuk kitabı olduğunu da söyleyerek noktayı koyuyorum.

The Property, aile içi sırların tarihin acımasızlığıyla çerçevelendiği müthiş bir çizgi-roman.