24 Şubat 2013 Pazar

Oscar yayınında bizim stüdyo

Oscar gecesini bir de kendi cephemizden anlatmak isterim.

Gecenin Türkiye’deki canlı yayınını gerçekleştiren NTV ve benim de içinde bulunduğum Oscar sunum kadrosunun cephesinden. Bu kadronun temel taşları Tuğrul Eryılmaz ve Mehmet Açar’dan oluşuyor. Bir de kırmızı halı bölümünü yorumlamak için aramıza katılan modacılar var. (Bu yıl Zeynep Yapar ve Arzu Kaprol ile birlikte olacağız.)

Ama gecenin asıl sahibi, asıl yorumcuları izleyiciler. İzleyicinin gerilimi daha kırmızı halı bölümünde başlar; gördüğü her kıyafetle ilgili bilgileri hemen ister. En ufak bir yanlış bilgide, hatta geç kalmış değerlendirmede bile hemen mailler gelir, sosyal medyada hareketlenme olur. “Siz kırmızı dediniz ama benim televizyonumda o elbise pembe görünüyor, biraz dikkat lütfen!” diyen izleyici yorumu hatırlıyorum.

İzleyicinin önem verdiği, dikkatle izlediği bir geceyle ilgili gerilimini anlıyor ve saygı duyuyorum. O nedenle söyleyeceklerim bir savunma gibi algılanmasın. Kimi zaman futbol yorumcusuna duyulan öfke devreye girer. Olağandır böyle şeyler.

Bizim için yayın gecesi akşamüstü başlar, setin hazırlığı, yayıncı kuruluştan gelen sayfalar dolusu senaryonun incelenmesi, bu senaryonun akışına göre reklam aralarının saptanması falan filan… Ama yayın başladığı andan itibaren işler önceden çalışıldığı gibi gitmeyebilir; bir konuşmanın saniyelerle uzaması, yayındaki kısa süreli bir kopukluk, kırmızı halı geçişinde beklenmedik bir duraksama ya da aniden oluşan yoğunluk… Hepsi bizim yayınımıza yansır. Bu durumda yayında olacağımız süre aniden uzayabilir veya kısalabilir. Birilerinin sözünü yarım kesmek ya da uzatmasını istemek gerekebilir.

Filmlerle ilgili yapılan yorumlar da kızdırır izleyenleri, yorum yapılmaması da… “Siz kim oluyorsunuz da falanca film hakkında şöyle diyorsunuz,” mesajları havada uçuşmaya başlayabilir her an. Kimileri iyice taraftar ruhuna bürünür ve kendi tuttuğu filmle ilgili olumsuz bir cümle duymaya dayanamaz hale gelir. Bu arada bizler stüdyo ışıklarının altında yaklaşık yedi saat boyunca yerimizden bir an olsun kalkmadan, kahve-çayla geçen saatlerde dinamik olmaya çalışırız. Ödül aralarındaki bir gösteriyle ya da senaryoda detaylandırılmamış bir sunucu şakasıyla uykumuz açılabilir. Tuğrul Eryılmaz’ın zeka dolu cümleleri, Mehmet Açar’ın zihin açan yorumları, başta Handan-Emrah-Erma’dan kurulu olan ve yayını çekip çeviren ekibin enerjisi, NTV canlı yayın ekibinin işbilirliği olmasa sabahı nasıl görürüz bilmem. Ama sonuçta sabahın ilk ışıklarıyla yayının sonuna gelinir. “En İyi Film” aşamasında bizim de heyecanımız artar, ne de olsa bizim de gönlümüzden geçen bir film vardır. Sonuçlar açıklanır; sunucu kameraya “Önümüzdeki yıl görüşmek üzere,” dedikten sonra yönetmenim kulağıma “İki dakikada toparlamamız gerekiyor, yayın sarktı,” der. Tuğrul Eryılmaz, Mehmet Açar ve ben o iki dakikada ancak vedalaşırız; yayın biter.

Binadan çıkarken yeni bir haftanın ilk iş gününde içeri girenlerle selamlaşırız. Sabahın köründe, insanlar işe giderken, otobüs duraklarına koştururken üstümdeki takım elbiseye bakıp gülerim. Gece boyunca neler yaşandığını düşünürüm ve aklımdan hep aynı cümle geçer: Oscar sadece sinema değildir.

Oscar sadece sinema değildir!

Öncelikle 10 Ocak günü yapılan adayların açıklanması törenine gidelim. Bu törende 1972 yılından beri ilk kez asıl törenin sunucusunu gördük. (1972'de de ödül töreninin ev sahipliğini yapmış olan Charlton Heston tarafından açıklanmış adaylar.) Bu yıl da adayları gecenin ev sahibi Seth MacFarlane, yanına Emma Stone’u alarak ve sıradan şakalarla bezenmiş bir sunumla açıkladı adayları. Bu sunucuların seçimine ve aday açıklama töreninde de MacFarlane’in karşımıza çıkacak olmasına, izlenme oranları üstünden bakmakta fayda var. Son on yıldır Oscar ödül töreninin izlenme oranları dalgalı bir seyir izliyor. Titanik’in zaferiyle sonuçlanan 1998’de bir rekor kırarak 57,25 milyon izleyiciyi ekran başına çeken ödül töreni, dünya üstünde 40-45 milyon izleyici aralığından aşağı düşünce yayıncı kuruluşta tedirginlik başlıyor ve bu dalgalanmanın önüne geçebilmenin çeşitli formülleri devreye giriyor.
 
 
Hafıza tazelemek için son beş yılın ödül töreni sunucularına ve izlenirlik rakamlarına bakalım:
 
80. Akademi Ödülleri – 31.76 milyon – En İyi Film: No Country for Old Men (Sunucu: Jon Stewart)
 
81. Akademi Ödülleri – 39.94 milyon – En İyi Film: Slumdog Millionaire (Sunucu: Hugh Jackman)
 
82. Akademi Ödülleri – 41.62 milyon – En İyi Film: The Hurt Locker (Sunucular: Alec Baldwin & Steve Martin)
 
83. Akademi Ödülleri – 37.63 milyon – En İyi Film: The King’s Speech (Sunucular: Anne Hathaway & James Franco)
 
84. Akademi Ödülleri – 39.30 milyon – En İyi Film: The Artist (Sunucu: Billy Crystal)
 
Görüldüğü gibi son beş yılda Billy Crystal gibi konunun uzmanı eski topraklardan Anne Hathaway-James Franco ikilisi gibi MTV kuşağının hayranlığını ellerinde tutan isimlere her tür sunucu tarzı denendi. Aday filmlerin sayısından salon yerleşimine, yayının süresinden kırmızı halı esprilerine kadar her tür yenileme yoluna gidildi. Aslında rakamlara bakınca durum kötü görünmüyor ama elbette izlenirlik oranlarının katlanarak artması arzulanıyor. Bu yıl da hem televizyonun hem sinemanın genç, izlenen, eğlendirici bir rol modeli, son beş yılın yükselen değeri sunucu olarak seçildi. Hem yayıncı kuruluş hem de Akademi, Oscar’a genç bir ilginin oluşması için ellerinden geleni yapıyorlar anlayacağınız. Bu çabanın sonuçlarını ve Seth MacFarlane’in nasıl bir ilgiyle karşılanacağını 24 Şubat'tan sonra öğreneceğiz elbette. Genç izleyiciyi hem ödül töreniyle hem de Hollywood’un yeni üretim dalgasıyla daha çok dirsek temasına sokmak Akademi’nin temel arzusu ve bu konuda meslek birliklerinin rolü oldukça belirleyici. Özellikle de 2012 rakamlarına göre 5783 üyesi olan Akademi’de, 1311 oyla en büyük grubu oluşturan Oyuncular Birliği’nin rolü. Üye sayısı artık 6000'i geçti. Ayrıca bir de yeni oylama sisteminin yaratacağı değişiklikler var; yeni elektronik oylamanın.
 
Unutulmamalı ki, Oscar ödülleri merkezi kucaklamak isteyen sektörün bir sonraki yıldaki üretimi için de belirleyici modeller sunuyor. Bu nedenle Jennifer Lawrence, Anne Hathaway gibi genç ve gençlerin ikonları adayların varlığı Akademi için önemli. Gerçekçi olalım; birçokları için sinemanın heyecanı olan Oscar, bazıları için sadece sektörün popülerliğinin yükselmesi, yurt dışı satışlarının artması, yayın reklam gelirlerinin ikiye üçe katlanması, sponsorların mutlu olup daha çok yatırıma yönelmesi gibi anlamlara geliyor.
 
Kısacası, Oscar sadece sinema değil.

Hayat hüzünlüdür ama yıkmaz bizi

Klişe tanımlamaların nasıl, ne zaman ortaya çıktığını merak ederim. Kimi zaman da rahatlıkla anlarım bu durumu. Miles Davis'in Kind Of Blue albümünü dinleyenin aklına "çığır açıcı" ya da "kilometre taşı" klişelerinden başka ne gelebilir ki? Hangi tanımlama karşılayabilir ki, ilk dinleyişin verdiği hissi? Hele bir de bu dinleyişin gerçek zamanında, yani albümün yayınlandığı 1959 yılında gerçekleştiğini düşünün.


Bilinir ki albüm, Columbia şirketinin New York 30.Cadde'deki stüdyosunda 2 Mart ve 22 Nisan 1959 tarihlerinde yapılan iki oturumda, toplam dokuz saatte kaydedilmiş. Miles Davis'in performans artırıcı olduğuna inandığı çalışma tarzı, usta müzisyenlerin parçalarını daha önce çalışmalarını engelleyen bir yöntemdi. Stüdyoya girdikleri anda parçanın ana yapısını bile bilmiyorlardı. Belli bir akor düzeni üstüne doğaçlamanın ruhuna hakim, bebop müzisyenleri için bu zorlayıcı bir deneyim değildi elbette. Akor yapısı kadroya Bill Evans tarafından bildiriliyor, Davis de doğaçlamalar için nasıl bir melodi yapısı düşündüğünü ve ölçüyü veriyordu. Böylesi bir çalışmanın içinde, bu efsane albümün neredeyse tamamının bir seferde kaydedildiğini unutmamak gerekiyor. (Sadece Flamenco Sketches iki kerede kaydedilmiş, yani beş şarkı altı kayıtta tamamlanmış.)

Böylesi bir kadrodan başka ne beklenirdi ki zaten: Piyanoda Bill evans, davulda Jimmy Cobb, basta Paul Chambers, tenor saksafonda John Coltrane, alto saksafonda Julian Cannonball Adderley ve Freddie Freeloader şarkısının piyanosunda Wynton Kelly.

Davis, şarkı süreleri doğaçlama aralıkları ve tonlar konusunda bütün kadroyu özgür bırakmıştı. Aslında ortaya nasıl bir sonuç çıkacağı konusunda bütün ipuçlarını ilk şarkı So What'da bulmak mümkündür. Evans'ın kısa gezintisinin ardından, Chambers'ın kaydırmalı bas riff'i ve nefeslilerin patlamaya hazırlanan vurgusu. Sonrasında Davis'in hüzünlü ama başeğmeyen solosu gelir. Bu solo, sanki albümün bütün diğer sololarının da ana cümlesini belirleyen bir tona sahiptir. "Hayat hüzünlüdür ama yıkmaz bizi."

Kişisel olarak Miles Davis müziğinin bu sessiz öfkesi her zaman ilgimi çekmiştir. Evet, bir hüzün vardır ama giderek meydan okumaya dönüşür bu. Miles'ın müziğinin hikayesi o kadar gerçek bir hüznü damarlara işler ki, güçlendirir bu insanı. Hüzün, güç haline gelir. O hüznü anlayamayan insanlara karşı bir güç. Kimi zaman bunun yazıdaki karşılığını aramışımdır. Hüzünden doğan bir öfke. Örneğin Kind Of Blue'daki Blue in Green parçasının yazıdaki karşılığı...

Klişeleri yaratırken klişeleri yıkan bir albümdür Kind Of Blue.



YouTube'dan albümün ellinci yılı şerefine tanıklıklar ve yorumlarla bir video.

22 Şubat 2013 Cuma

Oscar Adayı Filmlere Farklı Afiş Tasarımları

Gallery 1988, Oscar adayı dokuz film için farklı sanatçılardan farklı afiş tasarımlarını paylaşmış. Böyle sürpriz tasarımlar, özellikle grafik anlatıma özen gösterenler için yapılıyor. İnternet ortamında ilgi gördüğü bilinen afiş-plak-kitap kapağı tasarımlarının, yazık ki ticari ortamda karşılığı olmuyor pek. Hatta geçtiğimiz yıllarda, piyasaya böylesi afişlerle çıkan kimi filmlerin, ticari arenadan mutsuz ayrıldığı bilinen bir gerçek.

Neyse, bizi şimdi işin ticareti ya da reklam felsefesi ilgilendirmiyor. Ben aşağıda üç afişi, tasarımcılarının adıyla paylaşıyorum. Bütün afişleri merak edenler siteye gidip bakabilirler.


AŞK/AMOUR (Matt Owen)


DÜŞLER DİYARI/BEASTS OF THE SOUTHERN WILD (Rich Kelly)
 

UMUT IŞIĞIM/SILVER LININGS PLAYBOOK (Joshua Budich)
 
 

17 Şubat 2013 Pazar

Stanley Kubrick ve "The Shining"in Gizemleri

Room 237, Cannes ve Sundance gibi hatırı sayılır festivallerde izleyici karşısına çıkmış bir belgesel. Rodney Ascher tarafından yönetilen belgesel, ilginç bir düşüncenin peşinden koşuyor.


Stanley Kubrick'in muhteşem Stephen King uyarlaması "The Shining"in içine yerleştirdiği düşünülen "gizli anlam"ları bir bir açığa çıkarma iddiası, bu ilginç düşüncenin temelinde yatıyor. Kubrick'in uyarlaması 1980'den bu yana çokça tartışmaya, incelemeye ve teori üretimine yol açmış durumda zaten. Ascher da belgeselinin dokuz bölümünün her birinde, gizli anlamların ve alt-anlamlar içeren unsurların üzerinde duruyormuş.


"The Shining"i hem roman hem de film olarak çok severim. Yeri gelmişken daha kapsamlı bir bakışla, King'i romancı Kubrick'i sinemacı olarak çok severim demem gerekiyor. Merakla beklediğim bu belgeselde, var olduğu söylenen o gizli anlamlardan daha öte bir bakış olduğunu düşünüyorum. Aslında önemli olan, alt anlamların peşinde koşmaktan çok, hem psikolojik değerlendirmede hem de sinema teorisinde yeni kapılar açmak olabilir. Room 237'nin bu yeni ve farklı bakış açılarını, biraz da ilgi çekici bir başlıkla izleyicinin ilgisini çekerek -hatta kült filmin hayranlarını bir anlamda tahrik ederek- tartışmaya açacağına inanıyorum.

Bu noktada hayranların tepkisinin ne olacağını da merak etmiyor değilim. Hayranlık bir noktadan sonra tutuculuğu da beraberinde getiriyor çünkü. O noktadan sonra, artık ortadaki sanat eseri değil, üreticisinin çevresinde oluşan efsaneler zinciri devreye giriyor. İzlediğimizi-okuduğumuzu-dinlediğimizi değil üreticinin varlığını sahipleniyoruz. "Var ya, bu adam çok başka bir adam abi," cümlesinin tekrarını ister hale geliyoruz. Belgeselin bu anlamda da zihin kurcalayıcı olmasını bekliyorum.

Açıkçası sinemanın -ve elbette bütün sanat üretimlerinin- yeniden ve yeni bakışlarla yorumlanması zihin açıcıdır. Dilerim Room 237, bu anlamda bir hayal kırıklığı olmaz.



 

İntihar Dükkânı

1953 doğumlu Fransız yazar, senarist ve karikatürist Jean Teulé’nin, İsmail Yerguz çevirisiyle Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan İntihar Dükkânı (Le Magasin de Suicides) adlı kitabı üstüne yazdığım yazıyı daha önce Fil Uçuşu'nda paylaşmıştım.

O yazıda romanın Patrice Leconte tarafından yapılan animasyon uyarlamasını merakla beklediğimi şu satırlarla ifade etmiştim: "Film yapım aşamasındaki kimi sorunlar yüzünden bir erteleme yaşadı ama fragman görüntüleri, dinamik, dünyası özel, dili farklı ve eğlenceli bir animasyon izleyeceğimizi fısıldıyor bize."

Sonunda İfİstanbul sayesinde filmi izleyebildim. Ancak ne yazık ki, beklentilerimin altında bir animasyon vardı karşımda. Öncelikle Leconte'un "üç boyutlu" tercihini gereksiz bulduğumu söylemem gerek. Animasyonun tek boyutlu yapısında bu izleme uygulaması, boyut katmaktan çok, çocukların pop-up kitapları benzeri bir kitaba bakıyoruz hissi veriyor. Üç boyutlu uygulamanın doyurucu karşılığı çok az planda kendini hissettiriyor.

Ama daha önemli sorun kitapta her yeni müşteriyle, hayatın anlamsızlığı üstüne yeni bir düşünce sayfası açılırken filmde bunun görsel zenginlik yaratma çabasıyla yok olup gitmesi. Oysa başlarda, sıkıcı büyük şehir yaşamını gri tonlarda ve İntihar Dükkanı'nı rengarenk işleyen yapı, daha eleştirel bir ton yakalanacağı hissini veriyordu. Ama küçük çocuk Alan'ın filme dahil olmasından sonra, hikaye kararlı bir şekilde akıp gidemiyor. Yönetmen varoluş sorununa mı yoksa çocuksu anlatıma mı odaklanacağı konusunda kararsız kalıyor. Üstelik kahramanımızın adının Alan Turing'e saygı duruşundan geldiği es geçilince bütün o renklilik de havada kalıyor.

Aynı kararsızlık olay örgüsünün temposunda da var. İlk bir saat boyunca ailenin dükkana ve mesleklerine bakış açıları tekrarlarla ve müzikal katkılarla yürürken, çözüme giden yol son düzlükte hızlıca geçiştiriliyor. Üstelik kitapta Alan'ın doğasının sonucu olarak gerçekleştirdiği çözüm, filmde planlı bir eyleme dönüşüyor.

Merak edenler için filmin fragmanını paylaşıyorum. Fragmanı izlerken bir kez daha "Keşke üç boyutlu olmasaydı," dediğimi hatırlatarak.

 

Öldürme işini "genelde" başkaları yapıyor!

İKSVekibinin ve Salon tayfasının, editörümüz Emrah Kolukısa ile müthiş uyumlu çalışması sayesinde Cumartesi programında bu hafta, New York'tan gelen bir caz dörtlüsünü ağırladık: Mostly Other People Do The Killing.

 
Tam anlamıyla ayaklarının tozuyla geldiler programa. Hızlı bir ses provasından sonra da canlı yayında bir parçalarını seslendirdiler.
 
Açıkçası daha önce dinlemediğim, adını duymadığım bir grup. Kökleri Bebop'a dayanan, saldırgan bir caz yapıyorlar. Enstrümanların bir arada konuşmak istemediği, cümlelerin üst üste bindiği, dağınıklık ve tedirginlik hislerini tekrar eden, sabırsız bir müzik. İkinci Dünya Savaşı sonrasının anlamsız dünyasına saldırı nefeslerinin, günümüz cangılındaki tekrarı gibi. Melodinin çoktan mezara konulduğu, bu da yetmezmiş gibi armoninin de parçalarına ayrılarak "anlam" denilen şeyin yeniden tanımlanmaya çalışıldığı bir haykırış.
 
Beni fazlaca içine çeken bir müzik değildir bu. "Biz aramızda tartışıyoruz, kulağınızın algılayabildiği cümlelerden anlamı bulmaya çalışın," ukalalığını pek sevmem. Bir noktadan sonra oluşan kakafoni, aslında günümüz Türkiye'sinin tartışma bilmez halleri gibidir. Herkes bilgilidir, herkes kibirlidir ama kimsenin bir diğerini dinlemeye isteği yoktur.
 
Grubun performansı sırasında stajyerimiz Dilan "Cumartesi kafası diye bir şey varsa, işte bu müzik tam da onu anlatıyor," dedi. Sonra çok düşündüm bu yargıyı. Yapmaya çalıştığımız programın çoksesli ve dağınık bir ruh hâli mi var, yoksa programın hazırlanma aşamasında masanın başından kakafonik bir ses mi çıkıyor? Her ikisi de olabilir. Burada beni ilgilendiren, bu "konuşma kargaşasının" genç zihinlerin ilgisini çekiyor olması. Bir kısım genç Dünyanın şu anını anlamlandırmak için New Age fikirlerin peşinden koşarken, bir kısmı da cevapları kakafonide bulmak istiyor. "Anlam"ın gerçekten sığ suda boğulduğu an bu.
 
Grubun adını çok sevdik. Öldürme işini genelde başkaları yapıyor sahiden. Bütün o ses karmaşasını dinlerken aklımda Zero Dark Thirty filminden bir sahne vardı. Genç ve güzel CIA ajanı Maya ilk sorgulamasında kararlılıkla işkence yaptırır tutukluya. Bir baş hareketiyle tokat attırır. Uğradığı saldırılar karşısında kırılganlaşmış, güzel ama korumasız bir kadındır Jessica Chastain'in yüzünde hayat bulan Amerika. Sanki bu seçimin amacı, izleyiciye "Ah Özgürlük Heykeli, ne çok çektirdi bu dünya sana," dedirtmektir. Amerika'nın bu yeni temsili elini kana bulamaz. İşkenceyi genelde başkaları yapar, tıpkı öldürme işinde olduğu gibi.

 

16 Şubat 2013 Cumartesi

Hani yerli dizi yersiz uzundu?

Transfer mevsimi geldiğinde kalbi futbolda atan spor basını coşar. Reytingi bol büyük takımlara her gün yeni bir oyuncu alınır, futbolun dünyadaki yıldızlarına (elbette fotoşopla) daha transfer olmadığı takımın forması bile giydirilir. Transferin gerçekleşip gerçekleşmemesi pek önemli değildir. Gerçekleşirse, gelen oyuncunun elinde bir kaldıraçla geldiği ve dünyayı yerinden oynatabileceği vurgulanmaya başlanır. Neden sonra, oyuncu sihirli değnekle geldiği takımı ve Türk futbolunu değiştiremezse gözden düşer, reyting alanından çıkar. Sıradanlaşır. Unutulur. Bir süredir televizyon dizileri de farklı bir muamele görmüyor. Boy boy ilanlar, reklamlar, afili tanıtım filmleri, gazetelerde tam sayfa haberler. Heyhat, dizinin yayını başladıktan sonra, hele bir de reyting tabloları alt üst olmazsa sıradanlaşma ve unutulma süreci başlıyor. Futbolcunun kaderi yedek kulübesi, dizinin kaderi erken veda. Dizinin vedası gerçekleşmeden önce türlü numara deneniyor elbette; öncelikle yayın günü/saati değiştiriliyor, sonrasında ilk ceza senaryo ekibine ve ardından yönetmenden makyajcıya uzanan bir süreçte teknik ekibe kesiliyor. Başrol oyuncularının satranç tahtasındaki yeri pek değişmiyor ama yan roller hemen feda ediliyor. Bütün bunlar olurken temcit pilavını ısıtıp ısıtıp seyircinin önüne sunan yapımcı ve televizyon kanalı, bir gün olsun başlarını ellerinin arasına alıp düşünmüyor sanki.


Biraz hafıza tazeleyelim: “Yerli Dizi Yersiz Uzun” eylemi 24 Aralık 2010 günü yapıldı. Eylemin ateşini Senaryo Yazarları Derneği ve Sine-Sen yakmıştı. Setten eve dönerken hayatlarını kaybeden Tülay Erdilgi ve Zehra Sezgin için düzenlenen eyleme oyuncular, yönetmenler, set işçileri ve senaristler katılmış, hep bir ağızdan “Uzatma kısa kes” demişlerdi. İsyanın merkezinde televizyon dizilerinin süreleri vardı. Doksan dakikanın çok üstündeki dizi süreleri, çalışma koşullarını zorlaştırıyor, insan hayatına kanalların reklam geliri üstünden değer biçiliyordu. Türkiye’nin televizyon yıldızları “Bu koşullarda çalışmak istemiyoruz, ölümler başladı artık dur demek lazım, mücadeleye devam edeceğiz,” diyorlardı.


Peki geçen iki yılda ne oldu? Sen-Der’in kararlılığına Oyuncular Sendikası başta olmak üzere diğer meslek birlikleri de destek verdi. Konu meclise kadar taşındı. Görüşmeler yapıldı. Dosyalar gitti geldi. Bir daha soralım; peki geçen iki yılda ne oldu? Açıkçası net şekilde değişen bir durum yok. Seyirci uyuşturucusu elinden alınacak müptela benzeri bir panikle sessizliği tercih etti. Kimileri de başrol oyuncularının magazin malzemesi olmuş gelirleri üstünden “Çuvalla para kazanıyorlar, bir de söyleniyorlar,” ezberini tekrarladı. Benzer konuların, sıkıcı hikayelerin iktidarı sürdü gitti.

Yapımcılar hala aynı kafada. Çalışma koşulları televizyon kanallarının umurunda değil. Ya da bizlerden gizli bir takım gelişmeler oluyor ve ben cahilce yazıyorsam, sonuçlar gözümüzün önünde değil. Makinenin çarkları sermayenin istediği gibi dönmeye devam ediyor. Toplumsal manipülasyonun dinamiklerini belirleyenler istedikleri oyuncuya istedikleri formayı giydirip sahaya sürüyorlar. Belki birilerinin yüzü gülüyor ama çoğu yüz acı çizgilerle doluyor. Diziler başlıyor, diziler bitiyor. Televizyonlar iki reklam arası yayın sürelerini, gazeteler reytingi bol magazin sayfalarını dolduruyor.

Tülay’ın ve Zehra’nın adını anan kalmadı. Yine de bir başarı cümlesi aranıyorsa, o da var. İstenen gerçekleşiyor: Bir Millet Uyuyor!

15 Şubat 2013 Cuma

Kedileri Hafife Almayın

Üstünde roman yazan her kitaptan edebi bir tat almayı beklemek, en basitinden safdillik olur. Hatta kimi okur, kimi zaman normalde algısını yorduğundan daha “hafif” bir okuma yolculuğu ister. Eh buna da tamam; kim ne karışır. Zaten raflar böylesi kitaplarla dolu, dileyen dilediği tarzda bir “hafif kitap” bulabilir kendine. Üstelik bu kitapların çoğunun kapağında “uluslararası çok satar” etiketi pırıl pırıl parlamaktadır. Arka kapakta birkaç gazeteden, ünlüden alıntılar falan filan...




Kedilere olan düşkünlüğüm böylesi bir kitabı başucuma taşıdı: Yeni bir yayınevinden Yabancı Yayınları’ndan çıkan “Sokak Kedisi Bob”. Okurun bir kısmının en sevdiği duyguyu doyuracağı garantisiyle geliyor kitap; gerçeklik duygusu. Aman da aman, bayılırım buna. “Bu kitapta yazanların ne kadarı gerçek?” sorusunu sormasına gerek yok okurun. Bu kitap gerçek bir hayat hikayesine dayanıyor.

Sokaklarda yaşayan James Bowen, yaralı bir sarman bulur. Bob adını verdiği bu kediyi iyileştirmek için mücadele veren James, bir yandan da kedinin sevgisi sayesinde uyuşturucu bağımlılığından kurtulacaktır. Sonunda ayrılmaz ikili olurlar, videoları YouTube’da izlenme rekorları kırar, Hollywood yapımcıları vpeşlerine düşer, twitter ve facebook hesapları takipçi rekorları kırar, mesele giderek daha çok rakamlar üstünden konuşlur hale gelir falan filan... Şu kadar takipçi, bu kadar tık, o kadar satış, bilmem ne kadar imza, dağlar kadar para, paralar kadar başarı, alkış, alkış, alkış...

Kitabın dili hakkında bir şey söylemeye gerek yok. Kimi zaman “Yahu bu kadar basitini yazmak da zor be kardeşim,” dedirtecek kadar düz bir anlatım, klişeden duvarlar ören olay dizileri, hatta kedilerin o soğukkanlı ve kendinden emin duruşlarını bile tehlikeye düşürecek kadar sulu zırtlak bir “sevgiye sığının” duygusallığı. Aman da aman...

Ayrıca aklıma gelmişken söyleyeyim, siz siz olun, kedinizin sevgisini ve sevimli görünüşünü paraya ve başarıya çevirmek konusunda bu kadar vahşi arzular beslemeyin.

Neyse... Tasarımı, baskısı, boyutları falan güzel bir kitap “Sokak Kedisi Bob”. Böylesi kitapların meraklıları koşarak alacak, heyecanla okuyacaktır. Ben de “uluslararası çok satar” etiketli kitap okuma hakkımı kullanmış oldum böyle.

Ah şunu da söylemezsem olmaz; kedileri hafife almayın.


Filmozof Olmak

Sinemayı başlı başına bir felsefi alan, bir düşünme çabası olarak gören Daniel Frampton, kitabında sinemayı yeni bir tarzda anlamak gerektiğini vurguluyor.


Son sözü başta söyleyelim; sinemanın paylaşımı ve sinemayı izleme pratiği açısından yeniden konuşulma, tartışılma zamanı gelmedi mi? Yeni teknolojilerin, giderek akıllı telefonların avuç içi kadar ekran alanına hapsetmeye başladığı sinema üretiminde, izleyicinin dinamiklerini yeniden tanımlamak gerekmiyor mu? Filmin kendisinin yeterli olmadığı, ekstralarla daha 'geveze' bir sanatsal ürüne gereksinim duyulduğu zamanların 'sinemayı anlama' dinamikleri nasıl belirlenecek? Metis Yayınları etiketi ve Cem Soydemir çevirisiyle raflarda yerini alan Daniel Frampton imzalı “Filmozofi - Sinemayı Yepyeni Bir Tarzda Anlamak İçin Manifesto” zaman zaman bütün bu soruların çevresinde dolaşırken, omurgasını filmin tüketim biçimiyle değil üretim biçimiyle ilişkilendirerek oluşturuyor.

Gerçekliğin değişimi

Frampton kitabına Maksim Gorki’nin, "Lumiere Sinematograf"ının bir gösterimi sonrası yazdığı yazıyla başlıyor. Gerçekliğin gri ve sessiz bir hayalete dönüşmesinin rahatsızlığını duyuyor Gorki. Tarihe bu kayıt düşüldükten tam 100 yıl sonra, bir başka önemli kayıtla devam ediyor kitabın ilk sayfası: Jodie Foster, yönetmen Robert Zemeckis’in “Mesaj/Contact” filminin bir sahnesinde yüz ifadesini dijital yöntemlerle nasıl değiştirdiğini, bir kaş hareketini yok ederek kendi imgesini ve gerçekliğini nasıl değiştirdiğini, isyan ederek anlatıyor. Bu tanıklıkların hemen ardından, gerçekliğin basit ve dolaysız bir yeniden üretimi olmayan sinemanın, her geçen gün bu ihtimalden biraz daha uzaklaşmasının soru işaretlerini tek tek masaya yayıyor Daniel Frampton.

Gilles Deleuze'den Stanley Cavel'a

Kitabın alt başlığının anlamı, Gorki’den Foster’a uzanan bu eksende giderek anlamlanıyor. Sinemayı yepyeni bir tarzda anlamak, özellikle '90'lardan sonra şekillenen yeni bir sinema üretimi üstüne zihin alıştırması yapmaya dönüşüyor sayfalar boyunca. Frampton “Film-zihin/film-anlatı/film-düşünme” bölümlerinde, sinemanın yeni üretim biçimlerinin, tek bir film-dünya düzleminde düşünülmesi ve yorumlanmasının dinamikleri üstüne düşünüyor, düşündürüyor.

Filmlerin ışığında, örneklerle tartışıyor sinema üstüne cümlelerini bu kitap. "Matrix"ten "Dövüş Kulübü"ne, "Oyuncak Hikayesi"nden "Karanlıkta Dans"a, "Manolya"dan "Sırlar ve Yalanlar"a uzanan bir yolculuğa davet ediyor okurunu. Üstelik filmlerle yolculuğuna, Gilles Deleuze ve Stanley Cavel gibi isimlerin düşüncelerini de ortak ediyor.

Sayfalar çevrildikçe yazarın filmozofi adını verdiği yeni bir sinema algısının temelleri atılıyor. Filmozofi, dijital animasyon, akışkan film-düşünme, sanatsal filmler ve empatiye dayalı gerçeklik biçimlerini, dünyaya dair algımızı değiştirmeye son derece uygun film-düşünmeler olarak gören bir yapı olarak karşımıza dikiliyor. Film-düşünme kavramı da, biçim ve içeriği organik ve anlamlı bir şekilde birbirine bağlıyor. Filmozofi kavramının amacını şöyle açıklıyor Frampton: “Amaç yeni bir eleştirel dikkat tarzı geliştirmektir; filmin düşündüğünü kabul etmek, filme güç ve yaratıcı bir niyet atfetmek demektir. Filmozofi, hareket eden bütün imajlarla ilgili olarak bu dikkati yükseltme amacının güdümündedir.”

Sinemadan televizyona, reklam panolarından video oyunlarına hareketli imajların, zihnimiz üstündeki egemenliğinin her gün biraz daha arttığı zamanlarda yepyeni bir algı biçimi yaratmak için karşı konulmaz anahtarlar veren bir kitap "Filmozofi". Sadece sinema tutkunlarının değil, yeni bir algıya kapı açmak isteyen herkesin ilgisini çekecektir.

10 Şubat 2013 Pazar

Merakla Beklediğim "Gitarlı" Albümler

Böyle bir başlığın altında uzun bir liste olacağını tahmin etmek güç değil. Eski usul üstatlardan yeni sedalara, yeni albümlerini ya da kayıtlarını dinlemek istediğim çok isim var. Gitar ağırlıklı albümler beklentisini listelediğimizde hep bir eksik kalacaktır zaten. Ben şimdilik Total Guitar dergisinin küçük haberini merkeze alıp "pek yakında" listesini masaya yatırıyorum.
 
1. Alice in Chains: Gitaristler Jerry Cantrell ve William Duvall. Cantrell, alışık olduğumuz sedaların içinde yine de benzersiz bir hava bulacağımızı iddia etmiş. Göreceğiz...
 
2. Tool:Adam Jones sevenler için bekleyiş sona eriyor. Yedi yıllık bir aradan sonra yeni stüdyo albümü. Daha ne denir ki?
 
3. Pearl Jam: Gitarlarda müthiş üçlü var; Mike McCready, Stone Gossard ve benzersiz Eddie Vedder. Ama sadece gitarlardan konuşmayalım, basta kapı gibi Jeff Ament var. Heyecanlı bekleyiş 2013'ün sonuna kadar sürecek.
 
4. Dream Theater: "A Dramatic Turn of Events" turu bitti. John Petrucci sevenler için yeni sesler duyma zamanı.
 
5. Black Sabbath:Ozzy, Geezer ve Toni geliyor. Hem de Rick Rubin desteğiyle. Riffler Lordu Toni Iommi yine döktürecek mi bilemiyorum. Ama heyecan verici bir bekleyiş olduğu kesin.
 
6. Queens Of The Stone Age: Josh Homme ile Fransa'da tanışmışlığım var. Öyle uzun ve koca elli ki gitar elinde küçücük kalıyor. Troy Van Leeuwen ile yollarda. Albüme konuk olacak isimleri sıralamak yeterli. Trent Reznor, Dave Grohl ve kurucu üye Nick Oliveri.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Yazarın Masası: "Edebiyat Alanındaki Yalnızlığımı Seviyorum"

Teklif Metin Celâl'den geldi. Özgür Edebiyat dergisinin "Yazarın Masası" köşesi için benimle bir söyleşi yapmak istediklerini söyledi telefonda. Söyleşiyi 5 Temmuz 2012'de gerçekleştirdik. Saat 10'da sohbet edeceğimiz tiyatro mekanına doğru giderken yolda Adnan Özer'le karşılaştım. Merdivenleri beraber çıktık. Atilla Birkiye çoktan gelmiş, taze çekilmiş kahveyi makineye koymuştu. Kayıt cihazını ne ara açtılar, sohbet söyleşiye ne ara dönüştü farkında değilim açıkçası. Sonunda ortaya benimle yapılmış en uzun söyleşilerden biri çıktı. Özgür Edebiyat'ın Eylül-Ekim 2012 tarihli 35inci sayısında yayımlanalı aylar oluyor, kişisel arşivimde de yerini alsın diye Fil Uçuşu'na koymaya karar verdim.

Uzun bir söyleşi. Neredeyse bir özgeçmiş metni. Okumak isteyenler çaylarını-kahvelerini hazır etsinler derim. Çünkü bizim sohbetimizde nefis bir kahve vardı...




Yazarın Masası
Metin Celal: İlk okuduğun kitabı hatırlıyor musun?
Yekta Kopan: İlk okuduğum kitabı, şu anda hatırlayamam ama hafızamdaki ilk kitaplar Milliyet Yayınları’nın o küçük, mavi ciltli, şömizli serisinin kitapları. Örneğin Pal Sokağı Çocukları’nı o seriden okumuştum. Yine o seriden okuduğum kitaplardan biri olarak, nedense aklımda Başsız At diye bir kitap var. Bir de Baskan Yayınları vardı, onlar biraz daha macera ağırlıklı, biraz daha kolay okunur kitaplardı. İlk okuduğum kitaplar olarak onları hayal meyal hatırlıyorum.
İlk okumalarımda dedem Tevfik Biricik’in önemli katkıları olmuştur. Dedem ve anneannem, Bursa’da Kız Lisesi ile Erkek Lisesi’nin arasında ahşap, bahçeli bir evde yaşarlardı. Biz de yazları Bursa’ya giderdik. Yaz tatili dediğimiz şey bizim için Bursa’ya gidip dede evinde geçirilen süreydi. Dedem, gençliğinde geçirdiği bir kaza nedeniyle iki bacağı da tutmayan, koltuk değnekleriyle yürüyen ve Bursa HakimiyetGazetesinde gazetecilik yapan, orada köşesi olan bir gazeteci-yazardı. O ahşap evde çok sayıda kitap vardı; özellikle de Çocuk Haftası diye bir derginin ciltleri. Bu derginin her bir sayısında mutlaka tefrika edilmiş bir Kemalettin Tuğcu romanı vardı. Bu sayede Kemalettin Tuğcu’ları büyük bir şevkle okudum.
Atilla Birkiye: İlkokula başlamış mıydın?
Yekta Kopan: İlkokula başlamıştım ama okuma yazma maceram öncesine dayanır. Benden yedi yaş büyük bir ablam var, Yeşim Kopan. Aralarında altı-yedi yaş olan her kardeşte olduğu gibi bizde de sorunlar var; o okula gidiyor, ben gitmiyorum ve oyun oynamak istiyorum. O zamanlarda hayatımız biraz sokakta ama çokça ev içinde geçiyordu. Evdeki o hareketliliğimi, yaramazlığımı bastırmak için bana dört yaşında okuma-yazma öğretti ablam. Benim de çok hoşuma gitti.
Atilla Birkiye: Guiness Rekorlar Kitabı’na girebilirsin.
Yekta Kopan: Yok, ama bir şey beni çok ilgilendirmişti; bir A yapıyorum kağıdın üstüne bir bakıyorum bütün yetişkinler, bütün insanlar o şekli, o lekeyi görünce, “A” diyor. Tabii bu değerlendirmeyi yıllar sonra yapabiliyorum. Bu benim çok hoşuma gitti, çok hızlı yazmaya başladım. Ablam ödev verirdi bana, sırf kendisi o arada dersini yapsın diye. Örneğin “Ali topu at” yazma ödevi verirdi bana. Bundan yirmi kere yazacaksın, derdi. Ben on dakikada, on beş dakikada bitirirdim. Onun üstüne ablam artık bana “Telekomünikasyon şirketine git” gibi beni zorlayacak, içinden çıkamayacağım ve uğraşacağım cümleler yazdırmaya başlamıştı. Dolayısıyla ben çok erken okuma-yazma öğrendim.
Atilla Birkiye: Yani ablana çok şey borçlusun.
Yekta Kopan: Borçluyum. Hem uğraşmak açısından, yazıyla savaşmak açısından aynı zamanda erken yaşta içime kapanmak açısından da çok şey borçluyum. Çünkü bir yandan da insanı kendi dünyasına da kapatan, kendisini dinlemesine, kendisini sorgulamasına da neden olan bir süreç bu.
Metin Celal: Baban (Lütfü Kopan) tiyatrocu değil mi?
Yekta Kopan: Evet. Tabii şu önemli; babam tiyatrocu, az önce dediğim gibi dedem gazeteci, ablam çalışkan bir öğrenci ve annem de çok düzgün Türkçe konuşan bir kadın.
Metin Celal: Annen ne iş yapıyordu?
Yekta Kopan: Ev kadını. Düzgün bir Türkçenin konuşulduğu, kitapların olduğu bir evde büyümek her şeyi değiştiriyor.
Atilla Birkiye: Seslendirmeye de çok erken başlıyorsun.
Yekta Kopan: Seslendirmeye geleceğim. Ona gelmeden az önce virgül koyduğum kitaplarla ilgili meseleyi söyleyeyim. İlkokula başlamıştım artık. Ankara’da Küçükesat semtinde oturuyoruz, Teğmen Kalmaz İlkokulu’na gidiyorum. Küçükesat Pazarı’nın tam karşısına, hafta içi gezici kütüphane aracı gelirdi. Gezici kütüphaneye üye oldum. Her Pazartesi ya da Salı, neyse onun günü, o saatte ve o köşe başında gezici kütüphane otobüsünü beklerdim. O gezici kütüphane beni inanılmaz mutlu ediyordu, delirtiyordu. Oraya girmek, kendine ait bir şey yapan biri gibi, bir yetişkin gibi hissettiriyordu bana. Yedi yaşındayım ve kendi adımın yazılı olduğu bir üyelik kartım var… Giriyorsunuz, oradaki görevli her hafta gelen biri olarak sizi tanıyor. Kitap seçiyorsunuz, bir önceki kitabı teslim ediyorsunuz filan… Bir yandan kendini çok olgunlaşmış, olmuş hissettiren, “havaya sokan” da bir yanı var. Bunun da bana şöyle bir katkısı oldu, ertesi hafta yeni bir kitap alabilmem için bir önceki hafta aldığım kitabı teslim etmem gerekiyor. Dolayısıyla gezici kütüphane sayesinde ben, aldığım kitabı bir haftada okuma temposunu kazandım. Çok önemserim gezici kütüphaneleri, bugün ne durumdadır bilmiyorum.
Metin Celal: Eskişehir doğumlusun...
Yekta Kopan: Bir rastlantı. Eskişehir’de hiç yaşamışlığımız olmadı. Babamın o dönemdeki kısa bir işi nedeniyle orada doğmuşum, ben 9 - 10 aylıkken de Ankara’ya gelmişiz. Bütün hayatım Ankara’da geçti. Dediğim gibi dört yaşında okumaya başlayınca her an bir kenarda bir şeyler yazan bir çocuğa dönüşüyorsun. İlk hatırladığım dedemin ölümünün verdiği duyguyla yazdığım şiirdir; şu anda hatırlayabildiğim kadarıyla şöyle bir şeydi; “Gitti, çok uzaklara gitti / Dönmemek üzere gitti” Bunu bir şiir olduğu düşüncesiyle yazdığımı da gayet iyi hatırlıyorum. Yani şu anda okuyunca belki şiir gibi gelmiyor size ama yazarken bunun bir şiir olmasını isteyerek yazmıştım. O yaşlardaki bir çocuğun ölümle yüzleşmesi ve bunu gitmekle simgeleştirmesi anlamlı geliyor bugünden bakınca. Sonrasında da hep şiirler yazmaya başladım. Tabii okul, beş-altı yaşındaki, bu serbest çağrışımla şiir yazan adamı değiştiriyor ve daha kalıpların içinde bir hale getiriyor. Okula başladıktan sonra yazdığım şiirlerin çoğu hece ölçüsüyle, uyaklarla, kafiyelerle ilerleyen şeylerdi. Bu arada Doğan Kardeş dergisi alıyorum, ama o noktada da bir yan hikaye var. O hikaye öncesinde kısaca seslendirmeye başlamamdan söz etmeliyim. O yıllarda babam Ankara Televizyonu’na işler yapıyor. Ayrıca babamın dayısı Kemal Zeki Gençosman’ın oğlu Murat Gençosman Ankara Televizyonu’nda seslendirme yönetmeni. Ablam da yavaş yavaş seslendirme yapmaya başlamıştı. Bir gün diyorlar ki “Küçük bir çocuk rolü var, bunu kim seslendirebilir?” Ablam da “Yekta hem düzgün konuşuyor hem de okuma-yazma biliyor, yapar” diyor. Dört ya da beş yaşındayım. Bana bayramlık kıyafetlerimi giydirdiler ve Kavaklıdere’deki TRT binasına götürdüler. Bir seslendirme yaptım. Çok küçük, bir ya da iki replikten oluşan bir roldü. Boyum mikrofona yetişsin diye bir masanın üstüne çıkardılar beni. Kulaklığı kafama mendillerle tutturdular, düşmesin diye. Böylece seslendirme yapmaya başladım. Ancak şöyle bir şey var, Doğan Kardeş’e bağlayacağım nokta, o zamanki evin ekonomik durumu nedeniyle seslendirmeden gelen paranın aile bütçesine girmesi gerekiyordu. Dolayısıyla dergiyi alabilmek için başka işler yapmam gerekiyor. Ben de Küçükesat Pazarı’nda limon satmaya başladım. Çünkü yanlış hatırlamıyorsam Doğan Kardeş iki buçuk liraydı. İki buçuk lira ekstradan para toplamam lazımdı. Zaten iki buçuk liralık satış yapınca işi bırakırdım.
Atilla Birkiye: Bu anlattığın hangi yıllarda oluyor?
Yekta Kopan: Yıl 1974-75 filandı.
Metin Celal: Doğan Kardeş’in tekrar yayınlandığı zamanlar.
Yekta Kopan: Evet. Doğan Kardeş dergisini okuyorum ve müthiş bir zevk alıyorum. Her hafta alıyorum. Bir yandan okuma ve yazmayla uğraşan bir insanım ve bir yandan da seslendirme yapıyorum. Derken Doğan Kardeş dergisine bir şiirimi gönderdim: “Ne güzeldir şu dersler, bize bilgi verirler / Türkçe en önemlisi, öğretir dilimizi” diye ilerleyen hece ölçüsü ile yazılmış bir şiirdi. O “gitti” yi yazan adamla, bunu yazan adam arasında fark var. Biraz daha ders veren, morali olan şiirler yazmaya başlamışım. Neyse bu şiir Doğan Kardeş dergisinde yayınlandı; köşenin adını tam hatırlamıyorum ama Okurlardan Gelenler gibi bir şeydi.
Metin Celal: Fotoğraf da koyuyorlar.
Yekta Kopan: Fotoğraf da koyuyorlar. Tek bir vesikalığım vardı, ilkokula başlarken çekilmiş vesikalığım, onu koymuşlar, altında da şiirim. O süreçte benim için çok önemli bir şey oldu, babam bir hafta sonu “Gel bakalım, seni İstanbul’a götürüyorum” dedi. O yolculuk hayatımı değiştiren yolculuklardan biridir. Bunu yaptığı için babamı bir kez daha sevgi ve rahmetle anıyorum. Ankara’dan trene bindik. İstanbul’a geldik. Haydarpaşa’da indik. Vapurla karşıya geçtik. Ver elini Cağaloğlu. Sonra Doğan Kardeş’in çıkarıldığı yere gittik. Babam orada bir beyefendiyle konuştu. Kimdir o beyefendi bilmiyorum ama beyaz saçları biraz dökük, babacan biri var gözümün önünde. Yanıma geldi “Aferin” deyip başımı okşadı. Sonra döndü, o anda odada çalışmakta olan iki-üç kişiye “Arkadaşlar, Ankara’dan yazar arkadaşımız gelmiş” dedi. Benim hayatımı gerçekten değiştiren cümlelerden biridir. Bir anda herkes döndü selam verdi, “Merhaba evladım,” deyip yanağımı okşadılar filan. Birden şöyle bir şey hissettim; ben bir yazarım. O çocuksu sevgi ihtiyacının çok farklı bir şekilde giderildiği bir an yaşadım orada. Sonra matbaaya indirdi bizi. Derginin daha piyasaya verilmemiş sayısını aldı ve bana verdi. O noktada “Tamam, benim hayatım bu” dedim. Öte yandan o yolculuğun erkek evlat açısından da başka bir karşılığı vardı. Babanın seninle gurur duyuyor olması... Çünkü ben, başı babası tarafından okşanan insanlar kuşağından değilim, babalarla ilişkilerin içinde hep bir mesafe, hep bir uzaktan sevgi…
Metin Celal: Peki, babanı sahnede seyrettin mi?
Yekta Kopan: Seyrettim. Tiyatrocu olarak da seyrettim. Karakedi olarak da seyrettim.
Metin Celal: O dönem çok ünlü iki tane komedi ekibi var hatırlayacaksınız. Biri Bal Arıları diğeri Karakediler. Hüseyin Baradanla birlikteydi değil mi?
Yekta Kopan: Üç-dört ayrı partneri olmuş. Hüseyin Baradan, Güray Taptık, Necdet Tosun, Bal Arısı Engin… Zihni Göktay ile de çalıştılar bir süre. Babam tiyatronun yanı sıra gazinoda Modern Komikler adıyla siyasi komedi de yaptı. O zamanlar gazino hayatı önemli. Assolist çıkmadan sahneye çıkarmış komikler. Evde bir daktilosu vardı babamın, bütün parodilerini kendisi yazar, şarkıları ona göre uyarlar vs. Bir turne valizi vardı, o valiz sahne kıyafetleri gibi şeylerle doluydu. Babamı çok seyrettim. Hatta babamla turneye de çıktım. Ama az önce anlattığım olayda şöyle bir şey var; 1970’lerden sonra, 1960-1970 dönemi arasındaki yüksek döneminden inişe geçmişti babamın işi de. Dolayısıyla ekonomik olarak da, az önce dediğim gibi, eve katkıda bulunmam gerekiyordu. Sonrasında babam TRT’ye çok iş yaptı. Senaryo yazdı. O zamanlar Türkülerin Hikayeleri diye bir drama vardı, onları babam yazardı.
Metin Celal: Ortaokulu nerede okudun?
Yekta Kopan: Ortaokulu Ankara Namık Kemal Ortaokulu’nda okudum. Namık Kemal Ortaokulu’nda geçirdiğim zamanları çok önemserim. İyi bir eğitim aldığımıza inanıyorum. Madem her şeyi anlatıyorum şunu da söyleyeyim. İyi arkadaşların, insanı hep iyiye doğru götürdüğüne inanmışımdır. Teğmen Kalmaz İlkokulu’nda boyum kısa olduğu için okula girer girmez en ön sıraya oturttular beni. Yanıma da sınıfın tek gözlüklüsünü oturttular; benden biraz uzunca ama ne yapsın gözlüklü. Levent Gönenç arkadaşım oldu böylece. Bugün hala görüştüğüm, Ankara Hukuk Fakültesinde akademisyen olan bir arkadaşımdır. Dostumdur. Levent Gönenç, ODTÜ Matematik Bölümü Profesörlerinden Yaşar Gönenç’in oğlu, Şair Turgay Gönenç’in de yeğenidir. Bizim arkadaşlığımız sebebiyle birbirine giden gelen iki aile oluştu. Levent de karikatür çizerdi. İlkokulda hem de. Ortaokula geldiğimizde, benim şiir göndermem gibi o da karikatür gönderiyor bir yerlere ve Turgut Çeviker keşfediyor. Levent daha on dört yaşındayken Yarın Dergisi’nde bir röportaj yaptılar. Ankara’da Tunus Caddesi’nde otururdu. Tunus Caddesi’nin de öbür başında Daily News’in binası, merkezi vardı. O yaşındayken dosyalarını alıyor, Daily News’a gidiyor ve “Ben karikatür çizmek istiyorum buraya” diyor. O da Daily News’a gitmek istediği için değil, evine en yakın, gidebildiği tek yer orası olduğu için. İlnur Çevik bayılıyor bu duruma ve Levent Daily News’ın kapak karikatüristi oluyor. Siyasi karikatür çiziyordu. Ana sayfadan giriyordu çizgileri. Bu şu anlamda önemli; ortaokuldaki arkadaşınız böyle biri olduğu zaman, siz de bu yolda olduğunuz zaman, birbirinizi çok besliyorsunuz. Namık Kemal’deki ortaokul yıllarım bu anlamda benim için çok önemlidir. Çünkü biz o yaşlarda deli gibi Can Yücel okuyoruz, Edip Cansever, Turgut Uyar okuyoruz. Kısacası müthiş bir şiir dönemi başlamış durumda bizde.
Atilla Birkiye: Bu etki nereden geliyor?
Yekta Kopan: Dedim ya, Levent şair Turgay Gönenç’in yeğeni. Bir nedeni daha var bu etkinin; ben de o tarihlerde seslendirmede artık iyice palazlanmış bir yerdeyim. Seslendirme yaptığım ortamdaki insanların hepsi tiyatro sanatçıları. Çoğu “sol” tandanslı. Onların aralarındaki konuşmalar ve o büyüklerin dünyasında yer edinme isteği nedeniyle, kimi zaman bilinçli ama çoğu zaman taklit, oraya doğru bakıyoruz biz de.
Metin Celal: Yıl 1982 filan herhalde değil mi?
Yekta Kopan: Evet, darbenin tam sonrası. Hatta çok iyi hatırlıyorum, darbeden çok kısa bir süre önce tiyatro sanatçısı ağabeylerimiz dediler ki “Ulus’ta çok güzel bir kitapçı bulduk, gidelim topluca kitap alalım!” Beni de götürdüler. Ben de iki koli kitap almıştım kendime. Darbe olduğunda annemler bu kitapları ne yapacağız dediler. Çünkü Demir Ökçe var, Ve Çeliğe Su Verildi var,  Gorki’ler, Gogol’ler, Dostoyevski’ler var. Bu kitapları almamın temel nedeni özenme tabi. Şunu söyleyebilirim, o yaşta okuduğum bazı kitapları aslında sadece özenme nedeniyle okuduğumu, kimini anlamadığımı yıllar sonra anladım. Tekrar okumam gerekti, bundan da bir rahatsızlığım olmadı.
Metin Celal: Namık Kemal’in yanında Milli Kütüphane vardı, orayı kullanıyor muydun?
Yekta Kopan: Tam yanı değil. Ama gidiyordum tabii ki.
Metin Celal: Kızılay’da kitapçılar vardı.
Yekta Kopan: Yüksel Caddesi’ne ve Zafer Çarşısı’na çok gidiyorduk. Zafer Çarşısı aynı zamanda ikinci el kitap bulabildiğimiz yerlerdendi. Bir de yoğun bir sinema merakı başlamıştı. Kavaklıdere, Ses, Akün… Sanat Evi sinema salonu yeni açılmıştı. Biraz daha farklı filmler geliyordu. Çağdaş Sahne’ye çok sık gidiyorduk. Hatta Çağdaş Sahne ile ilgili bir anım da var. Bir gün, herhalde on dört yaşında filanım, hatırlayamadığım bir nedenle annemle kavga ettim ve evden kaçmaya karar verdim. Ben gidince anlayacaklar benim değerimi duygusuyla, büyük bir sinirle evden kaçtım. Ama ne yapacağımı da bilmiyorum. Çağdaş Sahne’ye gittim. O zamanlar 11:15’di galiba ilk seans. O seansa girdim, bittiğinde bir daha girdim, sonra bir daha… Böylece Zoltan Fabri’nin Macarlar filmini üç kere seyrettim.
Atilla Birkiye: Çok güzel bir filmdir.
Yekta Kopan: Üç kere üst üste olunca güzel olmuyor. Hele hele on dört yaşında. Bunları yıllar sonra, hem bende birikenleri anlamak için arada bir kendimi deşerek hem de gerçekten gülerek hatırlıyorum. Ankara’daki o sokaklar, her yere yürüyerek gidebilme özgürlüğü, yürürken kendini korunaklı hissetmek… Uzun arkadaş sohbetleri… Bütün bunlar beni çok besledi. Başka bir anımı anlatayım. Bir gün Levent geldi “Biliyor musun, Bilge Karasu bizim hemen arka sokakta oturuyormuş,” dedi. O tarihte Bilge Karasu’yu ne kadar okumuş, ne kadar anlamış olduğumuzu bilmiyorum; onu sormayın. On dört yaşındaki iki ergenden bahsediyoruz. Ne kadar anladığımızı bilmiyorum ama bir yazar görmek istediğimizi biliyorum. Sonra bir gün “Bilge Karasu’nun evini buldum” dedi Levent. Okuldan çıktıktan sonra Bilge Karasu’nun evinin karşısındaki bir duvarda oturuyorduk, bekliyorduk. Hayallerimiz şöyle; hem yazar göreceğiz hem de Bilge Karasu bir gün çıkacak diyecek ki “Yahu çocuklar ben sizi görüyorum. On gündür burada oturuyorsunuz. Ne yapıyorsunuz bakayım?” Biz de diyeceğiz ki “Biz şunları şunları okuyoruz, bakın Levent bunları çiziyor, Yekta bunları yazıyor.” Bilge Karasu da hemen hikayemizden etkilenecek ve “Bu gördüklerim mükemmel çocuklar, gelin oturalım, konuşalım,” diyecek. Bilge Beyi hiç göremedik tabii ki. Zaten çok sonra anladık ki o ev de Bilge Karasu’nun evi değilmiş.
Can Yücel ile de bir anım var, onu da anlatayım. 1984 yılıydı, on altı yaşındayım. Ankara’da Arkadaş Kitabevi’nde Can Yücel’in imza günü vardı. Ben hemen bütün şiirlerimi aldım koltuğumun altına, imza gününe gittim. Mümkün olduğunca da geç gittim. Kuyruğa girdim, sıra tam bana gelecek gibi olurken hemen en arkaya geçiyorum. Çünkü asıl amacım herkes gittikten sonraya kalabilmek. O “bire bir”i yakalayabilmek. Sıra bana geldiğinde, şiirlerimi vereceğim. Can Yücel okuyacak ve “İşte, Türkiye’nin beklediği şair!” diyecek. Hep o duygu var insanın içinde. Ben kaçtım, kaçtım, kaçtım… Hava erken kararıyor, eve dönmem lazım. Neyse en sonunda sıra bana doğru gelirken “Sen gel bir bakayım!” dedi Can Yücel. Ben hemen gittim. Can Yücel’e karşı olağanüstü bir hayranlığım var, elim ayağım titriyor, bayılabilirim heyecandan. “Ben sizi beğeniyorum,” filan dedim. İmza masasının diğer tarafına çağırdı beni. Cebinden para çıkarıp “Canım, sen bana şuradan bir konyak al bakayım,” dedi. Ben çıktım, bir cep kanyağı alıp getirdim. Torbayla verdim. “Aferin,” dedi, “ver kitaplarını!” Kitapları imzaladı. Tabii şiirlerimi filan okutamadım ama benimle bir iki dakika ilgilendi. Benim için o zaman bir yazar, bir şair görmek ki hele bu kalibrede birini görmek o kadar büyük bir heyecandı ki.
Adnan Özer: Senin yetişmeni büyük bir zevkle dinledim. Bundan hem bir yetişkinlik romanı şeyi gibi pasajları da hani o Almanların bildungs roman dedikleri yetişme romanı.. böyle bir şey yazmadın, ikinci sorum o olacak. Ama asıl sorum, tipik çağdaşlık nosyonuyla hümanizma uyumluluğunda çok sorunlu şekilde kültür ortamında yetişme var. Genellikle bu bizde çok özgür bir yazmaya gitmiyor. Daha çok hani okulda öğrendim, mesajlı şiir yazdım, moral değerleri olan dedin ya… Daha çok moral ve ondan sonra sosyal projelere doğru giden toplumcu gerçekçiliği her türlü biçimleriyle ve çok da sivil olmayan yaşadığımız da bir şey var. İlk yazma işine giden bir yoldur bu, hepimiz onun içinde yetiştik. Ama senin sivil bir niteliğin var.
Yekta Kopan: Şöyle söyleyebilirim; farklı kaynaklar beni besliyordu, farklı figürler vardı, farklı rol modeller vardı. 1980’in hemen öncesine dönecek olursak ki başta da söylediğim gibi benden yedi yaş büyük bir abladan bahsediyorum. O dönemde lisede olan bir abla ve onun lise ve üniversite karışık arkadaş çevresi… Ballıbaba Sokak o zamanlar Dev-Sol’cu, İGD ile sürtüşme halindeler. Sonuçta politikanın eylemli halinin yaşandığı bir ortamda büyüme hikayesi.
Metin Celal: Ama çocuksun sen o zamanlar.
Yekta Kopan: Çocuğum ama yetişmek istediğim, ulaşmak istediğim yer ve çevremdeki figürlerin sokak kokusu böyle. Seslendirme yapıyorum dedim, tiyatro sanatçılarının bir arada olduğu ortamdayım. Orada başka bir düşünsel bütün var ve oradaki figürler, yürümek istediğim insanlar böyle. Baba, evdeki dünyaya bakış ve siyasi atmosfer böyle. Dolayısıyla senin çıkış noktanla o büyüme hikayesine dönecek olursak, damarların çoğundan böyle kanlar akıyor. Ve sen kendi zekanda bunları harmanlamaya çalışıyorsun. Bunları harmanlarken de seni en çok rahatsız edecek şeyin birtakım kalıpların içine sokulmak, birtakım ortak paydaların denkleminde yer almak olduğunu anlıyorsun. Bunun dışına çıkmak istiyorsun. Belki de bu nedenle ortaokulda, ortaokul edebiyat kitabını elime aldığımda beni en korkutan ve bana en saçma gelen şey, “Bu metnin ana fikri nedir? Bu romanın özetini çıkarın” cümleleri olmuştu. Hiç unutmuyorum o kitapta Sait Faik’in Son Kuşlar öyküsü vardır ve arkasından da öykünün özetini çıkarın diye bir cümle. Bir öykünün özeti nasıl çıkarılır? Bunu günlerce düşünmüş ve çok da sinirlenmiştim. Demek ki bu duygular bende bütünüyle vaaz edilene karşı çıkmak, emredilenin dışında davranmak refleksini oluşturdu.
Metin Celal: Seninle ilgilenen hocalar var mıydı? Yazıyorsun, çiziyorsun filan diye
Yekta Kopan: Açıkçası isterdim. Bu çok kıskandığım bir şeydir. “Benim Elazığ Lisesi’ndeki Edebiyat hocam bilmem kim olmasaydı...” diye başlayan cümleler vardır ya… Ben de birini böyle anmak isterdim ama hiç öyle bir hocam olmadı. Yalnız bir tane öğretmen vardı. Ben ilkokuldayken bizim apartmanın yanında çok güzel bir lise öğretmeni tek başına oturuyordu. Biz sokakta oynarken evine gelirdi, ben de ona hayranlıkla bakardım. Bir gün duvarın üstüne oturmuş kitap okuduğumu görünce “Gel bakayım” demiş ve bana bir kitap vermişti, “bunu oku, haftaya bana ver” diye. O genç öğretmen benim ikinci gezici kütüphanem gibi her hafta bana kitap verirdi. Bir de çok güzel olduğu için ve ona biraz daha bakabilmek için kitapları deli gibi okurdum.
Atilla Birkiye: Adını hatırlıyor musun?
Yekta Kopan: Tabii ki hatırlıyorum ama söylemeyeceğim.
Metin Celal: Niye? Belki duyar ve mutlu olur.
Yekta Kopan: Akile öğretmen. Ama kendi öğrenim hayatımda öyle bir öğretmen olmadı. Kendimde bulduğum hata da şudur; ben hep yazdığımı sakladım. Utanmak demeyeyim buna ama hep içimde taşıdım. Ben bunu yazıyorum diye çıkmadım. Ortaokulda kompozisyon derslerinde çok iyiydim. Yarışmalar olduğunda, ortaokullar arası bölge yarışması filan, çoğunlukla birinci, ikinci olurdum. Ben onları hep şöyle yazardım; eğitim sistemi içinde iyi olması için bir soru sorarak başlarsın ve tam bir giriş, gelişme, sonuç yaparsın. Giriş yaparsın, geliştirirsin, sonuçta da hamasetle bitirirsin. Eğer hikaye de buna uygun bir hikayeyse Atatürk’ten bir sözle kapatırsın. Bu şablonu çok iyi uygulardım. O şablonu alıp her konuya oturtuyordum. Bu şablondan çıkabilmek için de, eve geldiğimde şiirlerimi kırıyordum, döküyordum, parçalıyordum. Ortaokulda Can Yücel’in yanı sıra İkinci Yeni hayranlığı başlamıştı. Edip Cansever’i, Turgut Uyar’ı, Cemal Süreya’yı okuduğumda şapkam başımdan uçtu. Bazı yerlerini asla anlayamıyordum ama anlamaya çabalamak beni çok mutlu ediyordu.
Metin Celal: Liseyi nerede okudun?
Yekta Kopan: Ankara Kız Lisesi, o zaman Ankara Lisesi olmuştu adı.
Metin Celal: Biyografinde yazmıyor, edebi anlamda ilkyazın nerede yayınlandı?
Yekta Kopan: Yarın dergisi. 1984 yılı, o sayı evde, arşivimde var. “Vakitsiz Hanımefendi” diye bir şiirim yayınlandı. Bugünden bakınca özenti bir şiir olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. 15 - 16 yaşındaydım. O tarihlerde daha çok şiir yazıyordum.
Metin Celal: Yarın dergisine şiirini götürdün mü ya da postayla mı gönderdin?
Yekta Kopan: Postayla gönderdim. O tarihlerde İstanbul merkezli dergileri de alıyorum.
Atilla Birkiye: Hatırlıyor musun hangi dergileri aldığını?
Yekta Kopan: Varlık dergisini alıyordum. Sanat Olayı o zaman çıkmaya başlamıştı, Sanat Olay’ını takip ediyordum. Gösteri’yi takip ediyorum, hep genel dağıtıma girmiş dergiler. Milliyet Sanat’ı, o eski dönemin Milliyet Sanat’ını ara dere alıyordum. Sanat Olay’ını düzenli takip ediyordum. Ekler verirdi, onlar hoşuma giderdi.
Atilla Birkiye: Yazko Edebiyat’ı izliyor muydun?
Yekta Kopan: Yazko’yu çok net izliyorduk. Hatta bir de Somut vardı, Yazko Somut on beş günlük gazete olarak çıkıyordu. Somut bayıldığımız bir şeydi. Aynı zamanda Yazko’yu kitaplarıyla da yakından takip ediyorduk.
Metin Celal: Yarın’a yollama hikayende kalmıştık.
Yekta Kopan: Yarın’a yolladım. Aynen işte Doğan Kardeş’e yolladığım gibi yolladım. Her sayısını takip ediyordum ve sonra şiirim yayımlandı. Yolladıktan da belki beş-altı ay sonra, belki bir sene sonra çıktı, onu tam hatırlamıyorum. Hemen bir küçük parantez açayım. Bugün kendi öğrencilerim de dahil olmak üzere, yazar adayları bir yere yazı gönderdiklerinde hemen ertesi gün bir geri bildirim gelsin, hemen o sayısında yayınlansın istiyorlar. Yayınlanmazsa “beni anlamıyorlar ya da ben iyi yazamıyorum” umutsuzluğuna, öfkesine kapılıyorlar. Edebiyatın bir de sabır işi olduğunu onlara bir kere daha bu parantezle hatırlatmak isterim.
Metin Celal: Hani senin o girişimci ruhunla belki Yarın Dergisi’ne tanışmaya gitmiş olabilirsin diye düşündüm.
Yekta Kopan: Girişimci ruh derken, anlattığım hikayelerin içinde dikkat edersen hiçbir zaman çat kapı bir şey yok. Aslında hep ürkek bir ruh var. Çünkü bir yandan da şöyle bir şey var, o atak karşılığını almazsa yaşanacak hayal kırıklığını bu bedenin taşıması kolay değil. O yüzden hep bir umut var ve umudu canlı tutma arzusu var.
Atilla Birkiye: Hayal var değil mi?
Yekta Kopan: Hayal var. İyi ki de var. Neyse Yarın’da yayınlandı. Sonra Yeni Olgu geldi.
Metin Celal: Yeni Olgu Ankara’da yayınlanan Yeni Olgu mu?
Yekta Kopan: Ankara’da yayınlanan Yeni Olgu. Bu arada unuttuğum bir yarışma var. İlkokuldayken Milliyet Çocuk Dergisi’nin düzenlediği bir şiir yarışmasına katıldım. O yarışmada kazananlar arasında yer aldım. Jüride Ülkü Tamer ve Yalvaç Ural vardı. Daha sonra bunu Yalvaç Ural’a söyleme şansım oldu çünkü yıllar sonra onun kızıyla evlendim. Hayat ilginç. 
Metin Celal: Yarışmaya ne yollamıştın?
Yekta Kopan: Şu anda ezbere hatırlamıyorum ama gerçekçi, biraz Nazım etkisinde bir şiir göndermiştim. Tekrar lise yıllarına dönelim; o zamanlar Milliyet Sanat Dergisinin Genç Şairler Antolojisi diye bir derlemesi vardı. Yanlış hatırlamıyorsam iki kere yapıldı. Onun birincisi için bir şiir yollamıştım. O da antolojiye girmişti. Yıllar sonra o antolojiyi açıp baktığımda, bugün hala yazmakta olan çok değerli birçok şairin de olduğunu gördüm ve bu da beni çok mutlu etti. Belki onların da ilk kez bir yerlere gönderdiği şiirleridir onlar.
Metin Celal: Peki, şiirden ne zaman vazgeçiyorsun?
Atilla Birkiye: Ya da öyküye ne zaman geçtin?
Yekta Kopan: Bu süreç içinde aslında öyküler yazıyordum, denemeler yazıyordum. Özellikle müzikle ilgili yazılarım, denemelerim vardı. Ankara’da Çalıntı dergisi o dönemde çıkmaya başlıyor. Çalıntı dergisinin kadrosuyla, Metin Solmaz, Semih Aközlü, Suat Bilgi gibi bir kadroyla fiziksel olarak da bir tanışıklık oluştu. Çalıntı’ya yazmaya başladım. Yine Ankara’da o dönemde çıkmakta olan sinema dergisi Beyaz Perde var, onların Akay Caddesi’ndeki ofislerine gidiyorum. Aslında, o dönemde artık liseyi bitirip üniversiteye hazırlanmakta olan Yekta Kopan kendince yazıyla, çiziyle ilgili bir çevrenin de içinde olmaya çabalıyor. Bu arada öyküler de yazıyorum ama onlar hep bir kenarda duruyor. Öyküde nasıl bir şey yapmam gerektiğini bir türlü bulamıyordum.
Atilla Birkiye: Bu arada kimseye gösteriyor musun?
Yekta Kopan: Hayır. Bir yol gösterenim ya da bir ustam yok. Şiirden ne zaman vazgeçiyorsun sorusuna gelince, şiirden vazgeçmem aslında yavaş yavaş oldu. Kendi dilimi istediğim gibi kuramadığımı zaman içinde, okumalarım arttıkça anlamaya başladım. Öfkeyle yazdığım bir şiirde kurduğum dille, sevgilime yazdığım bir şiirde kurduğum dilin arasındaki uçurum beni korkutmaya başladı. Şiiri o kadar seviyordum ki vazgeçtim. Şunu da söyleyeyim, bugün, o şiirlerle hemhal olduğum yılların bendeki karşılıklarını, şiirle düzyazıyı bir araya getiren bir öykü arayışında kendimce aradım, buldum ve orada bir dil kurdum. “Kara Kedinin Gölgesi”, “Kediler Güzel Uyanır” gibi kimi kitaplarımda bunun karşılığını görebiliyorum. O yüzden şiirden o zaman vazgeçmiş olmamdan hiç pişman değilim. Sonra hiç mi yazmadın derseniz, bir kenarlarda vardır. Ama orada bir küçük parantez açayım. Edebiyat, bir sabır işi olduğu gibi aynı zamanda vazgeçmeyi bilme işidir.
Metin Celal: Üniversiteye giriyorsun.
Yekta Kopan: Evet, Hacettepe Üniversite İşletme Bölümü’ne giriyorum. İşletme Bölümüne girme nedenime gelince, birincisi o zamanların popüler olan mesleği, çok fazla alevlenen bir mesleği, bir de ben o yaşa kadar hep seslendirme yapmışım. Seslendirme yapmak dışarıdan bakıldığında belki kolay bir şeydir ama gerçekten bir noktadan sonra insanı bıktıran, kendinden alan bir şeydir. İstiyorum ki o parça başı, üç kuruş buradan gelecek mi, beş kuruş böyle mi olacak derdiyle uğraşmayan bir mesleğim olsun.
Metin Celal: Ablan bu arada tiyatrocu olmuş muydu?
Yekta Kopan: Ablam çocuk tiyatrosu yapıyor ama o da psikoloji mezunu.
Atilla Birkiye: Bu noktaya kadar hâlâ hikayen yayınlanmadı değil mi?
Yekta Kopan: Yayınlanmadı. Üniversitede okurken Hayalet Gemi dergisiyle tanışıyorum ve ilgiyle takip etmeye başlıyorum. Çok hoşuma gidiyor yaptıkları iş. Herhangi bir imzanın karşısında boyun eğmeden, kendi özgün ve özgür fikirlerini, farklı disiplinlerden gelme kalemleri bir araya getirerek bir tema çerçevesinde sunuyor ve bunu da çok kararlı bir şekilde yapıyorlar; büyük bir hayranlık duyuyorum. Yazıların içeriği benim dünya görüşümle, dünyaya baktığım yerle çok örtüşüyor. Derginin çok iyi bir takipçisi oluyorum. Derken askere gitmeden, Hayalet Gemi dergisine bir tane yazı yolluyorum. Bir öykü bütünlüğü olmayan düzyazı bir metin yolluyorum ve bekliyorum. Çünkü Ankara postanesinden verilmiş bir zarf.
Atilla Birkiye: Yıl kaç?
Yekta Kopan: İlk yazımın yayınlanması 1993-1994 galiba. Bundan emin değilim ama askere gitmemden hemen önceydi.
Metin Celal: Hayalet Gemi’nin ilk sayılarında yoksun.
Yekta Kopan: Hayalet Gemi’yi kuran ekipten değilim. Onlar İstanbul’da, Boğaziçi Üniversitesi’nden arkadaşlar. Ben Ankara’dan takipçisiyim sadece. Ve gönderdiğim yazı yayınlanıyor. Müthiş bir sevinç çünkü bir yandan da şöyle bir duygu var içimde, oraya, buraya dergilere yazı veriyorum ama Ankara’da bir yere ait olmak mümkün değil. Ankara’da zaten dergiler açılıyor, kapanıyor, çıkıyor, yok oluyor ki bu da çok doğal bir süreç. Hafif meczup, Ankaralı bir genç olarak dolaşıyordum. Derken askere gittim. Altı aylık kısa dönem olarak gittim. Fakat o dönemde 1994 Bahar Harekatı başladı ve bir anda askerlik üç ay daha uzadı. Dokuz ay askerlik yaptım.
Metin Celal: Nerede?
Yekta Kopan: Ankara Etimesgut’ta yaptım. Askerliğimin uzadığı o son üç ayda gerçekten çok sıkıntılı zamanlar geçirdim. Bir kere duygu olarak insanı çok yaralayan bir şey. Türkiye gerçeğini başka bir şekilde, başka bir platformda yaşadığın, çok sayıda insana ve çok sayıda insan hikayesine dokunduğun, o çok sayıda insan hikayesiyle steril şehirli çocuğun başka bir kişiye dönüşmesini kendinde gözlediğin bir alan askerlik. Altı ayken bu böyle değildi çünkü biz süreyi biliyorduk, ama o son üç ayda hem o güne kadar biriktirdiğim düşünsel yapıyla da hem bu saçmalığın öznesi olmanın şaşkınlığıyla da çok sıkıntılı günler yaşadım. Askerden döndükten sonra artık İstanbul’a gelme konusunda kararlıydım.
Atilla Birkiye: Henüz bir işin yok ama...
Yekta Kopan: Üniversiteden mezun olduktan sonra ben işletmecilik yapamayacağımı anladım. Bunun da nedenini söyleyeyim, o zamanlar işletme mezunlarının yoğun olarak kendilerine iş alanı olarak bulduğu ortam borsa idi. Borsa macerasında insanların paralarını alıp, onlara yalan söylemek gerektiğini ve özetle bana göre olmadığını anladım.
Adnan Özer: Peki, hiç teşebbüs oldu mu? Bir yerde çalışma, staj vs.
Yekta Kopan: Üç gün. Dolayısıyla ben artık tümüyle seslendirme yapan biri oldum. Askerlik sonrası kısa bir süre Ankara’da kaldım, biraz işleri güçleri toparladım ve bir valiz alıp İstanbul’a geldim. İstanbul’da stüdyolar, seslendirme ortamı, ayakta kalma çabası ve zor geçen bir sene; ekonomik olarak da duygusal olarak da.
Metin Celal: O bir sene içinde dergiyle, Hayalet Gemi ile bağlantı nasıl oldu?
Yekta Kopan: İstanbul’a gelir gelmez o bağlantıyı da devam ettirip yeniden yazı yolladım. “Emanet” adında biraz fantastik öğeler içeren, masalsı bir hikayeydi. Yolladım ve hemen yayınlandı çünkü temaya uygun bir hikaye olmuştu. Yayınlandıktan sonra ben bir gün derginin içindeki telefon numarasını aradım. Karşıma bir beyefendi çıktı. Beyefendiyle telefonda kısa bir görüme yapıp, randevu aldım. Böylece Murat Gülsoy ile tanışmış olduk. Oturduk birer kahve içtik Murat Gülsoy’la. O, benim kim olduğumu anlamaya çalıştı. Tıpkı şu an sizin sorduğunuz sorular gibi sorular sordu. Yazma maceramı ve neden Hayalet Gemi ile birlikte olmak istediğimi sordu. Ve beni yazarlık anlamında en besleyen, en geliştiren, kendimi iyi hissettiren dönem böylece başlamış oldu. Derginin sürekli yazarlarından biri haline geldim. O tarihten itibaren de Hayalet Gemi kapanana kadar derginin hem sürekli yazarı oldum hem de son iki ya da üç senesinde Yayın Kurulunun bir üyesi oldum. Dergiciliğin hamaliyesini de severek, isteyerek, büyük bir onurla üstlenen elemanlarından biriydim. Sonra Yayın Kurulu toplantılarından birine beni çağırdılar. Biraz çekinerek gittim. Yayın Kurulu toplantısında sadece yazar olan bir kişinin ne işi var diye düşünmüştüm. O gün bana, sen de artık Yayın Kurulundasın dediler. Çok özel bir anımdır bu. Dergi kapanana kadar da o görevimi devam ettirdim.
Metin Celal: O sırada başka bir yerde yayınladın mı?
Yekta Kopan: Varlık, Adam Öykü falan var ama temel olarak hep Hayalet Gemi’de yayınladım. Orası benim evimdi.
Adnan Özer: Hayalet Gemi kulüp gibi bir dergiydi.
Yekta Kopan: Evet, sadece yazını teslim etmekten ibaret olmayan bir ortam vardı. Her temanın üstüne konuşulan, sohbetler edilen, yeni çıkmış bir kitabın üstüne konuştuğumuz, herkesin birbirinin fikrini onaylamak için değil, gerektiğinde birbiriyle tartışmak, geliştirmek, konuşmak için bir araya geldiği bir ortamdı. Beni çok beslemiştir.
Metin Celal: İlk kitap, “Fildişi Karası” 2000 yılında yayınlandı değil mi? 2000 yılında aslında yaş itibariyle geç de sayılabilir.
Yekta Kopan: Evet ama hikaye işte bu az önce anlattığım şekilde ilerledi. Benden tam bir yıl önce Murat Gülsoy’un kitabı, Can Yayınları’ndan çıktı. Dolayısıyla Murat’ın kitabının çıkması bana bir örnek oldu. Demek ki bir dosya götürülebiliyor, çünkü hep bir korku hep bir çekinme vardı. Siz deyin reddedilme korkusu ben diyeyim beğenilmeme kaygısı, her nasıl tanımlanırsa… Her yazarda o çıkma anına kadar olan duygu. Fakat Murat’ın ilk kitabının çıkması, olabilir duygusu yarattı bende. Sonuç itibariyle bir dosya hazırlayabiliriz diye düşündüm. Murat da çok destek oldu, büyük emeği vardır. 2000 yılının başlarında, dosyayı Can Yayınları’na götürdüm. Ve ilk kitap da 2000 yılının Eylül ayında yayınlandı.
Atilla Birkiye: Sanırım yaş da 30’u geçmişti değil mi?
Yekta Kopan: Tam 32 yaşındaydım.
Atilla Birkiye: Epey bir de zaman olmuş, öykü açısından soruyorum, seni etkileyen kimdi? Yazdıklarında örnek aldığın ya da etkilendiğin kimdi?
Yekta Kopan: Hayalet Gemi’de yazmaya başladığım zamandan itibaren beni etkileyen isimler olarak sayabilirsek ki öncesi elbette var… Daha ortaokul döneminden itibaren Sait Faik’ten, Sabahattin Ali öykülerinden, Orhan Kemal’den etkilendiğim, etkilenmek demeyelim de onları büyük bir hayranlıkla okuduğum zaten nettir. Ama onun haricinde Oğuz Atay, Borges…
Metin Celal: Cortazar?
Yekta Kopan: Cortazar’ı biraz daha geç tanımış bir insanım. Onu samimiyetle söyleyeyim. Cortazar sonrasında beni çok etkiledi ama daha geç tanıdığım bir yazar. Kafka çok etkilemiştir. Sonra Çehov, çok öncelerden hatta ortaokuldan başlayarak Çehov çok etkilemiştir. Yusuf Atılgan, Sanat Olayı döneminden itibaren beni çok etkilemiştir.
Metin Celal: Feyyaz Kayacan da var mı?
Yekta Kopan: Feyyaz Kayacan da daha sonra. Feyyaz Kayacan’ı Ayfer Tunç sayesinde tanıdım. Çok etkiledi. Çok geç bir zamanda tanıdım Feyyaz Kayacan’ı. Hemen bir parantez Feyyaz Kayacan’ın bugün Türkiye’de yeterince konuşulmadığını, okunmadığını işaretleyelim. Feyyaz Kayacan gibi yeterince okunmayan, yeterince tanınmayan kimi yazarlar da var. Örneğin Selçuk Baran…
Metin Celal: Selçuk Baran çok özel de bir örnek Türkiye’de.
Yekta Kopan: Özel örnek evet ama ben yeri gelmişken söylemek istedim. Bu etkilendiğim yazarlar arasında Tomris Uyar ve Sevgi Soysal da vardır ama keşke Selçuk Baran’ı, Feyyaz Kayacan’ı da daha önce tanısaydım. Keşke daha önce tanısaydım dediğim daha pek çok isim var tabii ama ilk aklıma gelen isimler olarak ikisini sayabilirim. Edebiyat dergilerinin başta olmak üzere bu görevi daha çok sırtlanması gerektiğini her zaman düşünmüşümdür.
Metin Celal: Peki, dosyanı Can Yayınları’nda kime götürdün
Yekta Kopan: O zamanlar Can Yayınları’nın Genel Yayın Yönetmeni İlknur Özdemir’di. Ona götürdüm. Tabii orada benim için büyük bir değer vardı, Erdal Öz. Ankara’da gençliği geçmiş bir isim için Zafer Çarşısı ve Erdal Öz’ün çok şey ifade ettiğini herkes bilir, herkes ifade eder. Erdal Öz’ün olduğu bir binaya girmenin bir heyecanı vardı. Dosyayı götürdüğüm gün Erdal Öz’ü görürüm diye elim ayağım titriyordu. Elimin ayağımın titrediğini söylediğimde 32 yaşındaydım. Ama bunu bir zayıflık olarak görmediğim için samimiyetle söylüyorum, bugün de benim birçok insanın karşısında elim ayağım titrer. Dosyayı götürdüğümde ne kadar bekleyeceğimi bilmiyordum. Ama kısa bir sürede geri bildirim geldi ve 2000 yılında da ilk kitabımı elime aldım.
Metin Celal: Tepkiler nasıl? Hatırlıyor musun?
Yekta Kopan: Bir-iki yerde kapak arkasının tanıtım yazısı olarak konulduğu küçük metinler dışında çok da fazla bir eleştiri, çok da fazla bir yazı çıkmadı.
Atilla Birkiye: O yıllarda hikâyenin Türkiye’de yükselişi var. Adam Öykü gibi öykü dergileri var.
Yekta Kopan: Doğru. Bu atmosferin de katkısı olmuştur. Ama asıl etki Hayalet Gemi’nin etkisiydi. Çünkü kitaptaki öyküler aslında bir şekilde okurun terazisinden geçmiş, tartılmış öykülerdi. Can Yayınları zaten öykü konusunda güçlü bir yayınevi. Ayrıca İlknur Özdemir kitapla ilgili iyi bir edisyon çalışması yaptı. Benimle de oturup çalışmıştı. Dolayısıyla şanslı bir ilk kitap çıkışımın olduğunu net bir şekilde söyleyebilirim. İlk kitabın çıkmasının arkasından gelen, o zamanlar Tepebaşı’nda yapılan kitap fuarında ben de artık bir yazar olarak, Can Yayınları’nın tezgahında kitabı olan, hatta bir saatlik bir imza günü lüksünü de Can Yayınları’nın bana verdiği ve artık Erdal Öz ile tanışan bir insandım. Erdal Öz ile ilk tanışmam, kitabımın edisyon çalışması sırasında İlknur Ödemir’in karşısında otururken oldu. Erdal Öz, o hepimizin çok iyi bildiği mavi tişörtüyle, odaya girdi. Ben heyecan içinde ayağa kalktım, İlknur Hanım tanıştırdı. Erdal Bey sağ olsun “Tabii ki tanıyorum, otur bakayım sen” dedi. Odadan çıktı, elinde bir fotoğraf makinesiyle geri geldi. Hemen bir fotoğrafımı çekti “Arka kapak fotoğrafı tamam, devam edebilirsiniz” dedi.
Metin Celal: İkinci kitap hemen geliyor.
Yekta Kopan: İkinci kitaptan önce TÜYAP ile ilgili bahsedeceğim bir şey var. TÜYAP’ta, o imza gününün olduğu gün Turhan Günay’la tanıştım. Cumhuriyet’te Fildişi Karası ile ilgili kısa bir yazı çıkmıştı. Ben de Turhan Günay’a teşekkür ettim. Turhan Günay bana o gün “Gayet iyi, çok da güzel bir kitap tebrik ederim, ama ikincisine bakmak lazım” dedi.
Atilla Birkiye: Cağaloğlu’nun tipik lafıdır.
Yekta Kopan: Ben sizin gibi bunların ustalığından geçmiş bir insan olmadığım için daha ilk kitabımın çıkmasının birinci ayında, o kitabın çıkmasının heyecanını bir kenara bırakıp bu sözün peşine düştüm. Bu sözün peşine düştüm derken, bir parantez de burada açayım. Sabır dedik ya az önce, başka konu da süreklilik. Edebiyatın içinde var olmak istiyorsanız sevginizin, ilginizin sürekli olması gerekiyor. Neyse, ben de hemen ikinci kitaba çalışmaya başladım. Bir yandan Hayalet Gemi’de, iki ayda bir, bir öyküm yayınlanıyor. Bu da demektir ki senede altı öykü orada yayınlanıyor. Bir yandan da başka öyküler yazdım. Önceden yazılanlar filan, derleyip toparlayıp hemen ertesi sene ikinci kitabı teslim ettim. 2001 yılında da “Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri” yayınlandı.
Metin Celal: Ondan sonra 2002 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı geliyor.
Atilla Birkiye: Ödüle sen mi katılayım dedin, yoksa yayınevi mi önerdi?
Yekta Kopan: Yayınevi. Sait Faik Hikaye Armağanı’na katılmak büyük bir onurdu benim için. Jüri üyelerinin kitabımı okuyacak olması bile heyecan vericiydi. Gerçekten de ödüle layık görülüp görülmemek değildi benim için temel veri. O jüri üyelerinin benim kitabımı okuması, bana bakmasını sağlamanın en güzel yoluydu. Daha sonra katıldığım yarışmalarda da bunu düşünmüşümdür.
Metin Celal: Peki, Altzine ne zaman?
Yekta Kopan: Evet, doğru bir yandan da Altzine var. Ben de ne çok iş yapmışım. Bir yandan bu, benim dünyaya bakışım ve çok fazla kanalda üretmeye çalışmamla da ilgili bir şeydir. 1998 yılında tiyatrocu arkadaşım Murat Daltaban İstanbul Tiyatro Festivali için, Özen Yula’nın yazdığı “80060” isimli bir oyun yönetiyordu. O zamanlar internet çok yeni bir şey. Murat Daltaban “İnternette bu oyunun hazırlanma sürecini, oyuncuların fikirlerini anlatabildiğimiz bir internet sitesi mi yapsak?” dedi, bunu da benim yapmamı istedi. Bir iki toplantı yaptık ama baktım ki sırf oyunun üstünden bir şey yapmak mümkün olmayacak. Hem doyurucu olmayacak, hem yeterli olmayacak. Sonra Murat’la da konuştum ve bunu internet dergisi yapalım dedim. İnternette edebiyat dergisi mümkün. O zamanlar pek örneği de yoktu. Yurtdışında bir-iki örneği var. Türkçe içerikte belki birkaç örnek var ama onlar da sadece yazıları koyuyorlar. Ama ben onun ötesine geçmeyi istiyordum ve internetteki bir edebiyat dergisi kendi fiziksel ortamını da değerlendirmeli diyordum. Çünkü internetteki edebiyat dergisi sadece okunan değil, aynı zamanda izlenen de bir ortam. Biz yıllardır, özellikle televizyonun hayatımıza vahşi bir şekilde girmesinden sonra okumak eyleminden izlemek eylemine dönüşmüş bir neslin içindeyiz. Dolayısıyla izlemeyi tekrar okumayla birleştirebilir miyiz, sorusu var aklımda. İnternetteki bir takım hareketleri, birtakım dinamikleri bu mantıkla bir araya getirerek yeni bir dergicilik mümkün mü? Fiziksel ortamda yapılamayacak şeyi yapmak mümkün mü? Böylece 1998 yılında Altzine, ilk sayısındaki yazıların neredeyse tamamı kendi imzamla ve takma isimlerle yazdığım bir dergi olarak yayına başladı. Çok kısa bir süre sonra Murat Gülsoy ve Hayalet Gemi ekibi dahil oldular. Murat Gülsoy’un katkısı büyüktür. On senelik bir yolculuk başladı böylece. Yazının içinde bir çiçek anlatılıyorsa yazı çiçek açsın isterdim ben. Yazı yağmurlu bir günde geçiyorsa, yazı yağmur gibi yağsın isterdim. Edebiyattan da anlayan çok kültürü bir internet tasarımcısı olan Sercan Şengün’le bir araya geldik, kendisi şu anda Bilgi Üniversitesi’nde akademisyen. Onur Yıldırım’ın desteği önemliydi. İyi ekip çok önemli. İyi arkadaşlar gibi… Gerçekten bunu övünerek söyleyebilirim, o dönem için yenilikçi ve çok güzel işler yaptık. Benim için de onun taçlandığı nokta Yapı Kredi Yayınları’nın Sermet Çifter Kütüphanesi’nde Tanzimat’tan Bugüne Türk Dergiciliği Sergisinde Tanzimat dönemindeki bir derginin kapağıyla başlayan, duvarlar boyunca ilerleyen serginin en sonunda bir bilgisayar ekranıyla, Altzine ile bitmesiydi. Türk dergiciliğinin Tanzimat’tan bugüne geldiği yolun son noktasını anlatan bir dergi olarak da önemlidir. Altzine bugün kendi içinden çıkmış yazarlarla yoluna devam ediyor. İnternette hala “www.altzine.net” adresinde, onu da burada duyurmuş olayım. Kendi içinden çıkan yazarlar artık onu aldılar, editörü ve yayın kurulu oldular ve devam ettiriyorlar. Ben artık devam ettiremiyorum. Dolayısıyla işte 1998-2008 gibi bir zaman aralığında Altzine’deydim ki bana da çok ciddi katkıları olan yolculuktur.
Metin Celal: Altkitap onunla bağlantılı mı?
Yekta Kopan: İnternet hayatımıza yeni girmişti ve hayal dünyamızı çok genişleten bir ortamdı. Gutenberg Projesi diye uluslararası bir proje, bir kitap deposu olarak çalışmaya başlamıştı. O dönemde Altzine’nin iki senelik bir tecrübesi vardı ve Altzine bu iki sene içinde bir okur kitlesi, kendi içinden yetişmiş bir yazar kitlesi ve hatta benim için çok daha önemlisi bir de çevirmen kitlesi oluşturmuştu. O çevirmen kitlesi büyük bir katkıyla bizim Türkçe olarak yazdığımız yazıları ücretsiz olarak İngilizceye çeviriyordu ve biz böylece uluslararası ortama da açılabilmiştik. Ben de şunu düşünmüştüm, Türkiye’de dergilerin, yayıncılığın yıllardır yapamadığı bir şeyi biz ücretsiz olarak dünyaya gönderebiliyoruz. Yani bizim buraya koyduğumuz bir yazı Kayseri’den de Finlandiya’dan da aynı anda okunabiliyor. Bu beni çok heyecanlandırıyordu. Mailler alıyorduk; “Ben Japonya’da çalışıyorum, burada Türkçe bir şey okuyamıyordum. Altzine bana ilaç oldu” diye. Bu heyecanla bir gün Adnan Kurt ve Murat Gülsoy’a “Altkütüphane diye bir şey açalım” dedim. Kitap yayınlayalım. Hatta kütüphane gibi tasarlayalım, kitaplar olsun raflarında, görüntüsü o olsun. Ayrıca bunu ücretsiz yapalım. Adnan Kurt ve Murat Gülsoy bunu harika fikirlerle geliştirdiler. Benim Altkütüphane Altkitap’a dönüştü. Çok daha sağlıklı bir isim oldu ve AltkitapTürkiye’nin ilk sayısal yayınevi oldu. Hemen belirteyim, biz ilk ve tek vurgularını kullanmayı hiç sevmiyoruz, çok sakil geliyor bir yandan da gerçek bu, söylemek gerekiyor. Kapı kapı dolaştık, kitaplar istedik ve oraya kitapları ücretsiz bir şekilde koyduk. Özel bir tasarım yaptık, Faruk Ulay bizim için kitapların iç tasarımını yaptı. Kapaklar yaptık. O zamanlar “print on demand” sistemi de yeniydi. Print Centerlar daha tek tük görülüyordu, bir-iki yer vardı. Alkkitap’taki kitapları siz dosya olarak indirdikten sonra istediğiniz şekilde bastırabiliyordunuz. İstersen cama bastır, istediğin formatta, istediğin boyutta… Bütün bunların olabileceği bir altyapı kurduk. Altkitaphala yayında. Ticari bir şeye dönüşmesin istedik. Copyright’ın karşısına copyleft’i koyabileceğimiz, insanların ücretsiz olarak kitaplara ulaşabileceği bir ortam olsun istedik.
Metin Celal: Altkitap’ta “Daha Önce Tanışmış mıydık” kitabın var.
Yekta Kopan: Evet, benim “Daha Önce Tanışmış mıydık?” öykü derlemem de orada yer aldı. Hemen orayla ilgili çok küçük bir nokta olarak şunu söyleyeyim, Altkitap’a ilk koyduğumuz kitaplar bile her gün en az on ya da yirmi kişi tarafından indiriliyor. Oradaki kitapların indirme sayısı, yani bir anlamda baskı sayısı yüz binleri bulmuş durumda. Kimi kitap yüz elli, iki yüz bine gidiyor. Eğer bir gün gerçekten yazarlar bunun değerini daha iyi anlarlarsa, ticari olarak var olan bir sistemle birlikte ticari olmayan ama yayılabilen bir kültür sisteminin de varlığı daha iyi anlaşılacaktır diye düşünüyorum. Bir yandan da ücretsiz olarak yazarın kendisini ve edebiyatını, kendisini hiç tanımayan okurlara tanıtabilen değerli bir ortam olarak görüyorum.
Adnan Özer: Müthiş bir misyon.
Metin Celal: O arada müthiş de bir şekilde bir üretim var sende. 2001’de “Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri” çıkıyor. Ondan sonra 2003 “Yedi Derste Vicdan Muhasebesi”, 2004 “İçimde Kim Var” romanın. Niye Roman?
Yekta Kopan: “İçimde Kim Var” aslında bir çerçeve hikayenin içine oturmuş bir öykü fikri olarak oluştu bende. Disiplinlerarası keskin ayrımlara inanan, yazarların türlere sıkıştırılmasına inanan biri değilim. Hatta bir yerden sonra bu konunun çok üstüne gideceksek, tür kalıplaşmasının, türleri klişe olarak sunmanın yazma eyleminin çok ötesinde okura sunma eylemi olduğuna, yani tırnak içinde aslında yazarın değil yayıncının eylemi olduğuna inananlardanım. Elbette ki öykü türüyle roman türü arasında ayrımlar vardır ama bu ayrımlar esnek olmayan, katı, olmazsa olmazlarla sınırlanmış ayrımlar değildir. Dolayısıyla ben öykü yazarı ya da roman yazarı olarak anılmaktan çok yazar olarak anılmayı tercih ederim.
Atilla Birkiye: Ama herhalde temel sınır kurgu ile kurgu olmayan yazı türü arasında.
Yekta Kopan: Zaten benim için de temel sınır budur. Kurmaca, kurmaca dışı. Kurgu, kurgu olmayan. Nasıl tanımlarsanız, ama ayrım budur benim için. “İçimde Kim Var” bana o çerçeve hikayenin içinde bir roman bütünü olarak geldi. Bir roman olarak adlandırılabilecek yoğunlukta bir yapı olarak geldi ve gerçekten de fikir kafamda oluşmaya başladığında zaten böyleydi. Bir kavram bana nasıl gelirse onun üstüne gidiyorum.
Metin Celal: Peki, nasıl yazıyorsun? Çünkü bir anlamda da metinler arasılık var, edebi verime önem veriyorsun. Mesela öyküyü önceden tasarlıyor musun? Nasıl oluyor?
Yekta Kopan: Öykü, zihnimde, keskin sınırı çizilmiş bir sonla tasarlanmıyor. Dilini ve dünyasını zihnimde, zihnimden sonra uzun süre defterlerde tasarlarım. Defter ve kalem kullanırım. O defterlerde küçük notlar, denemeler, sahneler, karakterler öykünün ilk cümlesini bekler. İlk cümle geldiğinde yazmaya başlarım. Dört –beş günde yazdığım öyküler olduğu gibi yazılışı bir-iki yıla yayılan öykülerim da var. Yazdığım kadar atmayı da seven bir yazarım. Hatta ve hatta bilgisayarda yarım yamalak bir dosya olarak bırakmamaya da özen gösteririm. Çünkü o sonra tekrar karşıma çıktığında bir engel olarak duruyor önümde, tümüyle çöpe atmayı severim. Çalışma tarzım bu.
Atilla Birkiye: Belki bir sıçrama mı? Sanki son zamanlarda, yanılıyor muyum, kitabı baştan sona tasarlıyorsun.
Yekta Kopan: Son zamanlarda değil, aslında ikinci kitaptan beri kitabı tasarlamaya özen gösteriyorum. İkinci kitabımda, “Aşk Mutfağında Yalnızlık Tarifi” kitabımda, bunu tasarlarken daha önce yazılmış öykülerdi ama bu öyküleri arka arkaya getirirken istediğim şey, bir öykü kitabı bile olduğunda okur o kitabın dünyasına girdiğinde bir yoldan geçsin. Bir yol tamamlansın onun için. Bu okura göre bir yol olmayabilir ama benim tercihim olan bir yol.
Atilla Birkiye: Şimdi şöyle bir şey var, söylediğin söz, demin tariflediğin, hikâye yazmak ama o hikâyenin bir bütün oluşturması, ayrı ayrı yazsan da. Memet Fuat “Aşk ve Sümüklüböcek”te yıllar önce bunu yapıyor. Bu aslında 17-18. yüzyıldaki klasik novella geleneği ve ben bunu çok önemsiyorum; fakat bu ne hikmetse bu ticarî değil diye, editörün ya da yayıncının kaygılarından dolayı, o tür yok mesela, kaybolmuş vaziyette. Bir-iki yazar var, son zamanlarda özellikle yeni çıkan hikâyecilerde görüyorum. Onlar da öyle düşünerek yazıyorlar. Sanki yüz-yüz elli yıl sonra biz buna tekrar kavuştuk diye düşündüğüm için bunu söylüyorum.
Yekta Kopan: Kitap sonuçta nesne olarak da, bu nesnenin size vereceği his olarak da bir bütün. Siz öyküleri zaman içinde dergilerde dağınık nizam olarak yayınlamış olabilirsiniz. Mesela, A öyküsü B dergisinde, C öyküsü Z dergisinde yayınlanmış olabilir. Farklı zamanlar, farklı ruh halleri olabilir ama kitap bir bütündür. Okurun cebinde, çantasında, kütüphanesinde taşıdığı bir bütün. Kitabın okuma anı yolculuğuyla birlikte zihinsel bir yolculuğu da bütünsel olarak yaşatmasını isterim. Kitabın bir duygu sürekliliği olsun. Kitapta bazı izleklerin tekrar etmesini özellikle önem veririm ve bu hoşuma gider. Örneğin; “Bir de Baktım Yoksun”da bu artık neredeyse, kendi deyimimle söyleyeyim, bir polisiye macera gibidir. Çünkü öykülerde bazı nesneler, bazı kelimeler, bazı imgeler vardır ki A öyküsündeki o aynı imge B öyküsünde bu sefer ters anlamıyla yine karşılığını bulur.
Atilla Birkiye: Aslında hepsinde bir leitmotif olarak hemen hemen her hikâyede bunu görüyoruz.
Yekta Kopan: Evet, bazen birebir aynı cümleleri yazarım. Aynı cümle, kitabın üç ayrı öyküsünde karşınıza çıkabilir. Çünkü şuna da özen gösteririm, bir cümle önünde ve arkasındaki cümlelerle farklı bir anlama ulaşacaktır. Bunu bir öykünün içinde düşünelim. Öykü yapısı içinde bu cümle bambaşka bir yere ulaşacaktır. Dolayısıyla okurun, bir öykü kitabının içinde “bugün okula gittim” cümlesini üç ayrı öyküde, üç ayrı mana bütünü içinde görmesi ve bu anlam farklılığını kendi zihninde yorumlaması beni çok ilgilendiriyor. Okuma eyleminin çok net bir zihin jimnastiği olmasını istiyorum. Çünkü ben bir okur olarak bundan zevk alıyorum.
Atilla Birkiye: O zaman kitabı tasarlarken bütün bu şeyler devreye giriyor.
Metin Celal: Tabii bu işin en enteresanı “Karbon Kopya".
Yekta Kopan: “Karbon Kopya” benim bu konuda en yoğun çalıştığım kitap. Örneğin Karbon Kopya’nın hemen girişindeki “Çevirenin Notu” öyküsü kendi yazı serüvenimde de hem önemsediğim hem de uzun bir zamana, bir-iki yıla yayılarak üstünde çalıştığım bir öykü olmuştur. “Karbon Kopya” tümüyle aslında şunu da yapmak için yaptığım bir öyküydü. Bazen bazı klişeler bende yeni bir şey yazma arzusunu yaratıyor. Çünkü ilk kitabım çıktığından beri her röportajda bana “Etkilendiğiniz yazarlar kimlerdir?” sorusu soruldu ve ben de her seferinde şunu düşündüm, güzel bir soru tamam da acaba ben seksen yaşına geldiğimde de bu soru sorulacak mı?
Atilla Birkiye: O zaman sevdiğin yazarlar diye sorulacak belki.
Yekta Kopan: Ve onun üstüne şunu yaptım, “Karbon Kopya”da beni etkileyen ve sevdiğim yazarlar bir resmigeçit yapsın dedim. Camus, Wittgenstein, Oğuz Atay, Selçuk Baran, Yusuf Atılgan, Kafka, Çehov, Thomas Bernhard, Nabokov, Dostoyevski… kim var, kim yoksa bu kitapta hep beraber olalım istedim. O yazarlarla ben hep beraber olayım istedim. Benim için çok içime kapandığım, çok zorlu bir üretim süreciydi ama Karbon Kopya kişisel üretimimde en önemsediğim kitaplarımdan biridir.
Metin Celal: Şimdi tabii şöyle bir enteresanlık var, diğer kitaplarda tam öyle diyemiyoruz ama bunda net olarak post-modern diyebiliriz.
Yekta Kopan: Evet, ama postmodernizm de Türkiye’de siyasi anlatımıyla, felsefi anlatımıyla özellikle1990-2000 arasında çok farklı alanları savruldu, çok farklı anlamlarda değerlendirildi. En sonunda hiç işin içinden çıkılamayınca Postmodern klişesine indirilerek neredeyse dört-beş maddelik bir cetvelin üstüne oturtuldu ve dendi ki bu dört-beş madde eserin içinde varsa bu postmodern eserdir. Postmodernizmi sadece dört- beş maddelik üretim algısının içine oturtmak onun konjonktürle ilgili felsefi düşüncesini ve arka planını görmemek  anlamına gelecektir. Dünyada özellikle duvarların yıkılmasıyla oluşan bir düşünsel değişim sürecini görmezden gelmek demek olacaktır. O nedenle ben tıpkı kurmaca ve kurmaca dışındaki ayrımın dışında bu disiplinler ve türler arası keskin ayrımları sevmediğim gibi eseri birtakım kalıplara oturtmaktan da çok fazla hazzetmiyorum.
Metin Celal: Karbon Kopya’da metinlerarasılık var, göndermeler var, dipnotlar var, sanki varmış gibi aslında olmayan şeyleri yazmalar var, onu artık inkar etmek biraz zor. Kafka’nın hikayesini hatırlıyorum, yeniden yazıyorsun.
Yekta Kopan: Evet, Kafka’nın Hikayesi’nde, Kafka’nın hikayelerini birleştiriyorum. Aslında ben hiçbir şey yazmıyorum.
Adnan Özer: 150-200 yılda bir dünya edebiyatına baktığınızda atölyeye çekildiği dönemler olurdu edebiyatın, yazınsallığın daha doğrusu. Dünyada neler yaşandı, bir çekilme olacaktır. Bizde siyasi olarak çok lanetleniyor. Her türlü özgürlükçülüğe olduğu gibi postmodernizm de böyle toptan mahkum ediliyor.
Yekta Kopan: Metin’in söylediği yerden şunu söyleyeyim, elbette ki ben bu dönemin içinden geçtim. Düşünsel altyapım bu kuşağın içinde bir oluştu. Dolayısıyla bütün bu dinamiklerden etkilenmemem mümkün değil. Dediğin gibi edebiyat akademisi veya edebiyat tarihi elbette bunu bir yere konumlandırabilir, konumlandıracaktır, bunda da yazarın en ufak bir duhulü olamaz, burada bir sorun yok. Ama bunun sınırlandırılarak mahkum edilmesinden kişisel olarak hoşlanmıyorum demek isterim. Eğer böyle olursa da diyeceğim bir şey yok. Ben bildiğim gibi üretmeye devam edeceğim.
Metin Celal: Arada Dot için bir oyun projesi yazmışsın.
Yekta Kopan: Evet, Bülent Erkmen’in bir projesi, onun metnini kaleme aldım.
Metin Celal: Seslendirme yapıyorsun, tiyatroyla sinemayla ilgin var, o anlamda öykü dışında bir şey yapayım, yazayım diye düşündün mü veya yaptın mı?
Yekta Kopan: Elbette düşündüğüm oluyor bazen, ufak notlar alıyorum ama şu anda böyle bir üretimim yok. Ama günün birinde olmayacak anlamında değil. Bir sinema filmi senaryosu yazmak isterim, ama şu an öyle bir üretimim yok.
Metin Celal: O oyundan sonra devam etmemek gibi bir karara mı vardın? Altı yıldır başka bir şey yok…
Yekta Kopan: Devam etmemek değil ama o oyunla ilgili önemli bir bilgiyi açıklamak isterim. Benim yazdığım bir oyun metni değildi. Dolayısıyla bir oyun yazdım diye hiç dillendirmedim. Bülent Erkmen projesi ve Bülent Erkmen’in kafasında bir yapı vardı ve o yapının net kuralları vardı. O kurallar dahilinde bir şey yazabilir misin dedi. En sevdiğim şeylerden biridir meydan okuma, kurallar geldiğinde o kuralları kırabilecek kadar cesur olma. Dolayısıyla oyun hoşuma gitti. Oyun oynamak kavramı hoşuma gitti. Erkmen’in kurallarını bir oyunun kuralları gibi düşündüm. O kurallar dahilinde üretebilir miyim diye düşünüp, ürettiğim bir metindir o. Dolayısıyla kurguladığım bir tiyatro oyunu, tiyatro kurmacası yazmadım. Ama günün birinde gerçekten bir tiyatro metni yazmayı da isterim. Eğer istek olarak soruyorsanız, bir tiyatro metni, bir sinema senaryosu metni, günün birinde isterim..
Metin Celal: Son kitap da ilginç “Kediler Güzel Uyanır”. Orada çok kısa öyküler var. Hatta bazılarına deneme de diyebiliriz gibi.
Atilla Birkiye: Bu arada ben de bir şey soracağım. Demin söylediğin şey, “bugün okula gittim.” bu kitapta sanki bu cümlenin öncesi ve sonrası arındırılmış. Öyle okudum ben kitabı. Öyle mi?
Yekta Kopan: Bazı öykülerden bunu özellikle istedim. Aslında önceki kitaplarımı okumuş olanların, benim anlatım tarzımı bilen okurların, bu kitapta bütün o eksiltmelerle, bütün o havada bırakmalarla, yalnız bırakmalarla baş başa kalmasını istedim…
Atilla Birkiye: Şiir poetikası var aslında burada değil mi?
Yekta Kopan: Evet, sohbetimizin en başında, şiiri çok sevdiğim için terk ettiğimi söyledim ya, ama onun sevdası beni terk etmedi. Dolayısıyla biraz oraya yolculuk var. Tam da dediğin şey, aslında o eksiltmelerden, o arındırmalardan, kimi zaman deneme gibi duracak kadar olay örgüsünden koparmalardan kaçmaktan zevk aldım. Ve bu tümüyle tasarlanmış bir kitap olarak oluştu. Bu kitapta özellikle yapmak istediğim oydu; eksilmek, eksiltmek, azalmak, artık an’a değil, an’ın içindeki algıya odaklanmak. Benim için bu kitabın yazılması ve yazılmış metinlerden çok bu kitabın okunmasındaki algı önemliydi.
Adnan Özer: Bir de yeni şiirsellik sanki öyküyle beraber… Çünkü şiir metin olarak tüm dünyada da bizde de tıkandı. Böyle bir arayış var.
Yekta Kopan: Doğrudur. Bir yandan da edebiyatın ticareti yükseldikçe var olan gevezelikten de rahatsız olmaya başladım galiba. Günümüzde çeviri ya da Türkçe edebiyatta bazen öyle kitaplar okuyorum ki cildin biraz daha kalın olması için gevezeleşmiş hissini de uyandırıyor. Elbette cildin kalın olmasının ticari olarak bu işin bütün üretim birimleri açısından bir karşılığı var.
Metin Celal: Senin televizyonda da olmandan kaynaklanabilir ama son kitabın oldukça çok sattı.
Adnan Özer: Ben de o noktada bir şey soracağım. Çok sattığından dolayı sormuyorum, satmış olması beni memnun ediyor. Çünkü sen sözlerinin başında edebiyattan kopmadığını söyledin. Bir de çok satmak adına da edebiyattan kopmadığını düşünüyorum.
Yekta Kopan: Ben de senin vurgundan yola çıkarak şunu söyleyeyim. Televizyon görünürlüğü kitapların yayımlanmasından önce de olan bir şeydi. O yüzden televizyon görünürlüğünün etkisi nedir, ne değildir bilmiyorum.
Adnan Özer: Ben editör olarak bir şey söyleyeyim o halkaları ben biliyorum çünkü otuz yıldır yaşadım. Televizyon görünürlüğü on beş bin satış değildir. O yüzden Metin’e sormuştum kaç sattı diye. O halka başka bir halka. O daha yüksek.
Yekta Kopan: Kendisine dışarıdan bakmaya çalışan bir insan olma özeniyle söyleyeceğim, ben gerçekten böyle bir görünürlükten, böyle bir tanınırlıktan rahatsız olurum. Ben, fısıltıyla konuşmayı seviyorum. Belki de gerçek hayatımda çok geveze olduğum için edebiyatımda az konuşmak istiyorum. Dolayısıyla “Kediler Güzel Uyanır”’da; iyice içine kapanan, iyice kendisine dönen, bu anlamda da daha zor bir okuma yolculuğu vaat eden bir kitabı tercih ettim. Hatta açıkça şunu söyleyeyim, ilgi görmesinden kaçmak istedim. Çünkü edebiyat alanındaki yalnızlığımı seviyorum. Bir de ben açıkçası bir okur olarak her gün televizyonda gördüğüm bir adamın kitabını okumayı istemezdim. Okur mahremiyet ister; haklıdır da. Dolayısıyla her gün televizyonda olmak, bir yazar için, en azından benim durmak istediğim yerde duran bir yazar için bir katkı değil, bir lanet bence. Ben o laneti sırtımda taşıyorum. Bundan rahatsız olduğum zamanlar oldu. Bundan tedirgin olduğum zamanlar oldu. Ama bir yandan da hayatımın gerçekliği bu. Hatta bazen düşünürüm, başka mesleği olan yazarlara o mesleği hiç sorulmaz da bana sorulur, çünkü ortada bir görünürlük var. Sizler de biliyorsunuz, nice reklamcı yazar vardır. O reklamcı yazarlara siz hangi sloganları buldunuz diye hiçbir zaman sorulmaz da, bana bu işi nasıl yapıyorsunuz diye sorulur. Kırkımdan sonra bununla barışmayı öğrendim.
Metin Celal: Her gün canlı yayına çıkıyorsun. Seslendirmeler yapıyorsun. Ne zaman yazıyorsun?
Yekta Kopan: Geceleri yazıyorum. Benim bütün çalışma disiplinim gecenin üstünedir. Gece, el ayak çekilince yazıyorum. Böyle bir alışkanlığım yoktu ama zaman içinde, on-yirmi sene içinde bu oluştu. Dolayısıyla bu artık değişmez bir şeye dönüştü. Ama bazen de sabah erken, saat beşte-altıda, dünya fazla hareketli ve gürültülü değilken yazmayı da seviyorum. Mümkün olduğunca ya her gece, ya her sabah ya günün belli saatleri içinde çalışırım. Ama artık kitap düzlüğüne girdiğimizde ki bunu üçünüz de bilirsiniz, o son ipi gördüğün koşu alanı vardır ya, orada artık gecesi-gündüzü hiç bilmeden orada artık bulduğum her saniyede yazıyorum. Orada zaman kavramını da yitiriyorum. O ipi gördüğün son düzlük, en sevdiğim zamanlardır. Hatta bazen bu koşu hiç bitmesin, şu kitabı teslim etmeyeyim derim. Çünkü hiçbir zaman o kadar mutlu olmam ben. Kitap yayınlandıktan sonra mutlu olanlardan değilim. Kitabın son noktası döneminde mutlu olanlardanım. Hatta kitap yayınlandıktan sonra mutsuz olanlardanım.
Atilla Birkiye: Hatta pişman olanlardan...
Yekta Kopan: Çoğu zaman ne yaptım ben sorusunu çok sorarım. Hatta artık şöyle oluyor, ben “yine” ne yaptım…
Atilla Birkiye: Bu ortak bir psikoloji galiba.
Yekta Kopan: Eğer öyle bir lüksüm olabilse her kitap yayınlandıktan sonra uzaklara giderim.
Metin Celal: Arada bir çocuk kitabı var.
Yekta Kopan: Evet, çocuk kitabı ama bunu ben istiyordum. Burcu’nun işi sadece süreci kolaylaştırdı. Bu bir yandan da benim şu nedenle istediğim bir şey; ben bireysel yazarlığın yanı sıra ortak çalışmalara, grup çalışmalarına, toplu üretimlere inanan ve bundan da zevk alan bir insanım. Resimli bir çocuk kitabı, batının Picture book dediği okul öncesi kitabında da beni etkileyen şu olmuştu, sizin yazdığın metin kadar resimler önemli. İnternetin bize sağladığı imkanlar sonucu Şilili ressam Alex Pelayo’yu bulduk. O kadar etkilendim ki çizimlerinden. Hatta bir sene kadar da kitabın tamamlanması için onun takviminin boşalmasını bekledik. Tam anlamıyla ortak çalışma çünkü “Burun” isimli o çocuk kitabında benim yazdığım metnin dışında ressam,  resimlerle ikinci bir metin yazmıştır. Yazıları resimlememiştir. Yazıda olanı birebir resimle anlatan değil, yazının dışında ikinci bir atmosfer, bir dünya ve ikinci bir hikaye oluşturmuştur. Bu yazışmalarımızla oluşmuş bir şey. Benim ne istediğimi çok iyi anladı ki o da beni çok heyecanlandırdı. Eğer benzer bir üretim ortaklığı kurabilecek olursam benzer kitaplar yapmayı isterim.
Adnan Özer: Peki, kitaplarından geçinebilirsen, ölçüsü nedir senin için bunu bilmiyorum ama...
Yekta Kopan: Bu bir teklif mi?
Adnan Özer: Keşke olsa, bir dilek. Görünürlükten vazgeçer misin?
Yekta Kopan: Tabii, bunu hiç düşünmeden söyleyebilirim.