26 Mayıs 2013 Pazar

Günlerin Köpüğü sinemaya uyarlanınca...

"Günlerin Köpüğü"nü 1984 yılında okumuştum. On altı yaşımdaydım. Heyecanlı ve aşıktım. Kitabın büyük bir bölümünü Kuğulu Park'ın banklarında okuyup bitirmiştim. Bildiğim bir okuma deneyiminin sunduğundan çok farklı sayfalar vardı karşımda. Farklı bir dünya. Ama o özel dünyanın, yeni kelimelerin, farklı anlatımların, özgür zaman-mekan anlayışının içinde öyle bir aşk hikayesi duruyordu ki karşımda bitmeyen bir coşkuyla, ezberlemek istercesine okumuş, sonrasında da yorulmaz bir Boris Vian takipçisi haline gelmiştim.

Boris Vian edebiyatının önemli bir yeri vardır hayatımda. Türkçeye çevrilmiş bütün eserlerini defalrca okudum. Her yaşımda yeniden anlamaya, tanımlamaya çalıştım. Otuz dokuz yıllık bir ömrün farklı disiplinlerden gelen bakış açısını ve savaş yılları ruhunu bir potada eritme çabasını araştırdım. Öğrenmek için elimden geleni yaptım. Yine de her okuduğumda yeni bir nokta ile karşılaşırım.


Bu okuma-araştırma yolculuğunda, fitili yakan, başı çeken "Günlerin Köpüğü" olmuştur. Hep yanımdadır. Bu nedenle kitabın Michel Gondry tarafından sinemaya uyarlanacağı haberini aldığımda çok heyecanlanmıştım. Film hep o Avrupalı-Fransız ruhunu koruyacak, hem Vian'ın dil oyunlarına sadık kalacak, hem Gondry gibi önceki filmleriyle çoğu kişiyi avcununu içine almış bir yönetmen tarafından görselleştirilecek... Heyecanlanmak normal. Gerçi çok sevdiğim romanların, hikayelerin sinemaya uyarlanmalarında hep temkinli olmaya çalışırım ama bu saydığım nedenlerle temkini elden bırakmıştım.

Keşke bırakmasaymışım... Belki o zaman "Günlerin Köpüğü" uyarlamasının sevdiğim-sevebileceğim yönerlini parlatır, sevmediğim yönlerini mümkün olduğunca görmezden gelirdim. Ama olmadı.

Tam da "Ot" dergisinin yeni sayısına Boris Vian'a bir saygı duruşu yazısı yazıp, Günlerin Köpüğü'nü şöylesine de olsa gözden geçirdiğim günlerin sonrasında gittim filme. Salondaki yedi kişi başladık beklemeye. Fragmanını önceden izlediğim (hatta Fil Uçuşu'nda paylaştığım) için nasıl bir plastik dünyayla karşılşacağımı biliyordum. Jenerik bu dünyanın nasıl bir kurgu hızıyla ve kamera hareketi anlayışıyla hikayeleştirileceği konusunda ipuçları verdi. Sonra...


Sonra... başladım üzülmeye. İyi bildiğim romanların, sevdiğim sinemacılar tarafından yapılan uyarlamalarında bazı meraklarım olur. Benim zihnimde canlananla o sinemacının zihninde canlanan ne kadar örtüşüyor, ne kadar ayrışıyor, yönetmen kimi edebi anlatımları görselleştirmek için nasıl çareler bulmuş, ben olsam ne yapmak isterdim gibi... Gondry herşeyden önce Vian'ın dilde rahatlıkla yaptığı, normalleştirerek kurduğu dünyayı çokça zorlanarak, üstünü fosforlu kalemle çizerek perdeye aktarmış. Vian'ın mühendis zihni mekanik dünyayı sorgular. Savaşın hizmetinde bir makineleşme, sanayileşme, tektipleşme Vian'ın dünyasında şaşırtıcı ama tedirgin edici şekilde karşımıza çıkar. Hatta bir antitezle bu dönüşümün savaşın değil sevginin hizmetine sunulmasını önerir neredeyse. Üstelik bunları yaparken de yukarıdan değil normalleştirdiği bir seviyeden konuşur. Oysa Gondry filminin bütün görsel anlatımını bu "numaralara" yaslayınca içi boşalıyor. Numaralar deyişim boşa değil, çünkü Vian'ın kurduğu yeni dili sinemada kuramayınca yaptıklarınız sadece "numara" oluyor. Colin ile Chloé'nin benzersiz aşkı böyle güme giderken Chick'in Jean Sol Partre tutkusu da giderek bri "komiklik" katkısına dönüşüyor. Üstelik güldürmeyen bir komiklik. Oysa Vian romanında -hem de Sarte'ın en çok konuşulduğu dönemde- varoluşçulukla hesaplaşmayı, en azından ince ince dalgasını geçmeyi bilir. Filmde Partre kitaplarının ecza baskıları sahnesinde olduğu gibi iyi işlemesini beklediğimiz sahneler bile, hızlı kurgunun görsel bombardımanı altında ezilip gidiyor oysa. Vian filmi izleseydi bu karmaşa temposuna dayanabilir ya da dayanmak ister miydi diye düşünmeden edemiyor insan...

Chloé'nin içine ölümcül nilüferin yerleştiği sahnedeki gibi şaşırtıcı ve etkileyici çözümler de yok değil. Çok sevdiğim bir sinemacı olan Gondry'nin hakkını tümüyle yemek istemem. Ama söz konusu olan bir Vian romanı olunca, o sevmediğim kimliği cüzdanıma koyup, zor beğenen izleyicilerden birine dönüşüyorum sanırım. Savaşların elden aldığı gençliği, aşkı ve yüzyılın karmaşısını Vian'ın şenlikli ama "sade" anlatımıyla okumayı tercih ederim. Anahtar kelime -her şeye rağmen- sade olmak. "Chloé öldü," cümlesinin sade ve derinden sarsan varlığının görsel karşılığını filmde bulamadım açıkçası. Evet, kitaba sırtını yaslamış bir evren yaratılmış. Evet, dil oyunlarına destek veren kadraj oyunları yapılmış. Evet, kimi sahneler tam da Vian'ın istediği gibi caz kokuyor. Evet, eşyanın doğası değiştirilmiş. Evet, evet, evet. Ama bütün bu "evet"lere karşı filmin toplamı benim için "hayır".

Belki de özel sevgimden dolayı beklentim çok yukarıdaydı. Belki de kendimi doldurdum. Ama sonuçta bir hayal kırıklığı ile döndüm eve. On altı yaşımdan beri kitaplığımın baş köşesinde olan baskıyı elime aldım. Birkaç satır okumam toparlanmama yetti.


 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder